Ben aslında çok tarih okumayı seven biri değilim. Ama Amin Maalouf’un Semerkant romanı tarihle arası iyi olmayanlar için bile sürükleyici bir yolculuk.
Kitapta Ömer Hayyam’ın hayatı ve o dönemin İran’ı anlatılıyor. Ama öyle kuru kuru değil; içinde şiir var, felsefe var, dostluklar, ihanetten doğan kırılmalar var. Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah arasındaki ilişkiyi okumak, hem insanın kendi yolunu seçişini hem de tarihin nasıl yön değiştirdiğini hissettiriyor. Bir de Hayyam’ın rubaileri öyle güzel dokunmuş ki satır aralarına, kitabı kapatınca bile zihinde dönüp duruyor.
Ayrıca romanın güzel bir yanı da sadece geçmişte kalmaması ikinci kısımda yakın dönem Iran'ına geçmesi. Burda şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum , ilk bölümün tadı bir başka.
İkinci bölümde Ömer Hayyam’ın kendi hayatını değil, onun eserlerini ve rubailerinin zaman içinde insanlara nasıl dokunduğunu okuyoruz. 19. ve 20. yüzyıl İran’ındaki devrimler, baskılar, özgürlük mücadeleleri… Hepsi öyle canlı anlatılmış ki, tarih sıkıcı kronolojilerden çıkıp insan hikâyeleriyle birleşiyor. Batı ile Doğu arasındaki çatışmayı görüyorsun, sanatın ve şiirin kuşaklar boyunca nasıl yaşadığını fark ediyorsun. Kısacası bu bölüm bana tarihin sadece geçmişte kalmadığını, bugünü de etkilediğini gösterdi.
Hem edebiyat, hem şiir, hem de tarih bir arada; insanı düşündüren, yer yer hüzünlendiren ama kesinlikle zenginleştiren bir yolculuk.
Ben çok beğendim:)