İyi olanı isteyen kişi, onu cezalandırılma korkusuyla da isteyemez. Bu özünde İyi olanı ödül uğruna istemekle aynıdır. Gerçekten tek bir şey isteyen yalnızca yanlış yapmaktan korkar, cezadan değil. Aslında, yanlış yapan ama içtenlikle iyi olanı isteyen kişi, cezanın tıpkı bir ilaç gibi kendisini sağaltabilmesi için sonuçlarla karşı karşıya kalmayı da arzular.
Halbuki imanın paradoksu tam da budur, tekil bireyin evrensel olandan daha yüksekte oluşudur, birey Tanrı’yla ilişkisini evrensel olanla ilişkisi üzerinden belirlediği değil, evrensel olanla ilişkisini Tanrı’yla ilişkisi üzerinden belirlediğidir. Bir diğer deyişle imanın gerektirdiği şekilde yaşamak kişinin Tanrı karşısında ve bir tek Tanrı karşısında mutlak bir görevi olması anlamına gelir. Zorunluluk üzerinden kurulan bu bağda, birey kendini Tanrı’yla tekil bir birey olarak mutlak bir şekilde ilişkilendirir. Bu görevden başka hiçbir şey mutlak değildir; dolayısıyla etik olan, imanlı insan açısından bakılınca, yerinden edilerek göreceli konuma düşer. Korku ve titreme içinde, imanın paradoksu budur: etik olanın askıya alınışı. İbrahim’in öyküsü, neresinden bakarsak bakalım, etik olanın askıya alınışını içerir. Tekil birey olarak, evrensel olandan daha yükseğe çıkmıştır İbrahim. İmanın açıklanamaz paradoksu budur. İbrahim’in kendini buna nasıl soktuğu, bunun içinde nasıl kaldığı kadar açıklanamazdır. İbrahim’in durumunda olan bu değilse, bir trajik kahraman bile değildir İbrahim, bir katildir.
…halkın, günlük basını ve anonimliğiyle her şeyi nasıl çılgınlaştırdığını düşündüğüm zaman ağlayabilir, hatta ölmek isteyebilirim. Anonim bir kişinin basın aracılığıyla her gün canının her istediğini, belki de birey olarak başka bir bireyin yüzüne söylemeye asla cesaret edemeyeceği şeyleri söyleyebilmesi ve bunları binlerce kişiye tekrarlatabilmesi suçtan farksızdır ve hiç kimse sorumluluk taşımaz. Ne sahtelik!