Kuklabaz

Kuklabaz
@Numin
anitsayac.com "Yaşam, umutsuzluktan umut üretmektir."
Korku kültüründe seven güçlü kişi, sevdiği kişinin sahibi gibi davranır. Burada üstünde durulması gereken en temel konu şudur: Seven kişi, yani bizim örneğimizde oğlunu makine mühendisi yapmak isteyen kamyon şoförü, kızına dört köfte yedirmek is­teyen anne, oğullarını istemediği bir kızla evlendirmek isteyen anababa ve kıza haber gönderen bıçkın delikanlı sahiplenme duygusu içinde oldukları halde, kendilerini gerçekten seven in­sanlar olarak düşünmektedirler. Onların, gerçekten sevdiklerini düşünmeleri sebepsiz değildir; belirli bir dünya görüşünün, ya­şama bakış tarzının sonucu olarak ilişkilerini "sevgi" ilişkisi ola­rak algılamaktadırlar. Bu dünya görüşü, yaşama bakış tarzı, sokaktaki insanla pay­laşılan bir algılama zemini olduğu için sokaktaki insan da bu ilişkileri sevgi ilişkisi olarak görür. Bu algılama zemini, insanın özünü, onurunu, tekliğini önemsemez; bu zeminin önemsediği en önemli faktör güçtür. Bu bir kültürdür ve ne yazık ki ülkemiz­deki insanlar, bu kültürün içinde yoğrularak yetişmişlerdir.
Reklam
Bir şarkı hatırlıyorum, çocukluğumda sık sık duyardım, "Bu ne sevgi ah, bu ne ızdırap!" diye sözleri vardı, şimdi o sözleri düşünüyorum. Sözünü ettiğimiz öyle bir 'sevgi' ki, karşıdakini mutlaka kendine bağımlı kılıyor ve onun insan olarak bağımsız­lığını elinden alıyor.
Çocuğunu gerçekten seven anne, çocuğunun kendisine bu kadar bağımlı olmasını neden istesin ki? Birisinin kendine bağımlı olmasını isteyen kişi, bu bağımlılığı kendine özgü nedenlerden dolayı ister. Yani anne, çocuğa özgü nedenlerden dolayı değil, kendine özgü nedenlerden dolayı ço­cuğunun kendisine bağımlı olmasını istemektedir. Her anne için bu nedenler değişik olabilir; kimi kendi çocuk­luğundan gelen bağımlılık alışkanlığını, kimi varoluşunun an­lamsızlığını, kimi de kocasıyla ilişkisinden doğan mutsuzluğu doldurma çabasındadır. Ama bu nedenlerin hiçbiri ilişkiye, ço­cuğu sevmeye dönük bir bilinç getirmez. Anne kendine özgü nedenlerle çocuğu bağımlı kılmaya gi­riştiğinde, çocuğun kendi özü onurlandırılmamaktadır. Halbuki sevgi, bir insanın olabileceğinin en iyisi olmasına, gelişmesine olanak sağlamaya kendini adamaktır. Annenin bilinci böyle bir sevgi anlayışından uzaktır. Toplumumuzdaki birçok insan da annenin bilincinin gerçek sevgiden yoksun olduğunu kavramak­ta yetersiz kalmaktadır.
İç ve dış dünya arasındaki mesafe, bireyin yaşamındaki en önemli stres kaynağıdır. Ben bu strese varoluş stresi diyorum, çünkü her iletişim eyleminde, birey kendi gözünde var olma veya yok olma süreci içindedir. Herkesin gözünde var olduğu halde kendi gözünde yeteri kadar var olamayan insan, stresli ve mut­suzdur.
Acaba sosyalleşmede aşırıya kaçma ve 'aşırı sosyalleşme' ola­bilir mi? Evet olabilir. Üstelik can'ı ikinci plana itip yaşamda en önemli şeyin sosyal yüz olduğunu çocuklarımıza sosyalleşme süreci için­de bizzat biz öğretiriz. "Başkaları ne der?", "Çok ayıp!", "Sakın kimse görmesin; sonra senin hakkında ne düşünürler!" gibi hep sosyal yüz'ü vurgulayan bir yetiştirme tarzı içinde, çocuk kendi özünü önemsememeyi öğrenecektir. Kanımca, aşırı sosyalleşme ve bunun sonucu olarak bireyselliği kaybetme, toplumumuzda sık sık rastlanan bir durumdur.
Reklam