İletişim Donanımları (Keşke'siz Bir Yaşam İçin)

·
Okunma
·
Beğeni
·
18,6bin
Gösterim
Adı:
İletişim Donanımları
Alt başlık:
Keşke'siz Bir Yaşam İçin
Baskı tarihi:
Nisan 2014
Sayfa sayısı:
199
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789751408860
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Remzi Kitabevi
Baskılar:
İletişim Donanımları
Keşkesiz Bir Hayat İçin İletişim Donanımları
"Keşke çocuğumla daha çok zaman geçirseydim!"
"Keşke vicdanımın sesini dinleseydim!"
"Dilim tutulsaydı da keşke söylemeseydim!"

Ne kadar sık duyarız 'keşke' sözcüğünü. "Şimdi bildiğimi keşke gençliğimde bilseydim!" diyen kişi, verdiği yanlış kararlardan duyduğu pişmanlığı dile getirir. Haksız mı? Bize verilen şu ömürden başka neyimiz var?

'Keşke'siz bir yaşam için kim olduğunu ve ne istediğini bilmek yetmez; varoluşunu yaşamayı ve paylaşmayı da bilmek gerekir. Bir düşünün: Pişmanlıklarınızın çoğunun insan ilişkilerinden kaynaklandığını görürsünüz.

Bu kitap, ailede, işyerinde ve toplumda sağlıklı insan ilişkilerine önem veren, 'keşke'siz bir yaşam isteyen insanlar için yazıldı; yaşamınızın sonunda, "Keşke kendi hayatımı yaşayabilseydim!" dememeniz için!
(Arka Kapak)
199 syf.
İletişimin ne denli önem teşkil ettiğinin bilincine varmam uzun zaman aldı. Çünkü içinde bulunduğum toplum bir an durup bunları düşünmeme fırsat vermemişti. Sadece toplumu ve doğduğum aileyi suçlamak da haksızlık olur aslında çünkü bilinç oluşturmak biraz da bireyin işidir. Bu noksanlıkta benim de payım göz ardı edilmeyecek boyutta.

Aramalı, okumalı, bakmalı (görmeli), farkına varmalı... Bilinç oluşturmalı.

Gelgelelim kitaba...

Yıllar önce, okuduğum lisenin kütüphanesinde karşıma çıkmıştı Doğan Cüceloğlu (Kendisi değil tabii ki, kitabı.) Kendisiyle tanışma şerefine nail olamadım ama kitaplarıyla hep yanımda/yanımızda olacağını bilmek de güzel.

İletişim konusu ilgimi çekmişti ve kitabı aynı gün bitirdiğimi hatırlıyorum.

Yıllar sonra üniversite hocamız, sınavda aynı kitaptan sorumlu tutunca tekrar okundu.

Temel itibarıyla ve adından da anlaşıldığı üzere iletişimin donanımlarının ele alındığı bu kitabında Doğan hoca bizlere donanmış bilincin hayatta ne gibi başarılar, donanmamış bilincin ne gibi sorunlar yaratacağını örnekler ve yaşanmış hikâyelerle aktarıyor.
Her insanın muhteşem bir potansiyel olduğunu, insanın algı dünyasında yaşadığını, sürekli iletişim içinde olduğumuzu, ortamın bile bize mesajlar verdiğini, iç ve dış dünyamızı, varoluşun beş boyutunu anlatıyor.

Kitap bittikten sonra bendeki ilk etkisi şu oldu: Artık "sen" dilini kullanıp insanlarla emirvari ve karşıdakini suçlarcasına konuşmak yerine (bunu hayatımızın bir döneminde hepimiz yapmışızdır ve hatta hâlâ yapıyoruzdur diye düşünüyorum) "ben" dilini kullanıp kendi duygularımı ifade etmeyi tercih edeceğim. Yine, kitabın içinde yer alan anne-baba modeliyle kendi anne-babam arasındaki benzerlik ve farklılıkları tespit etmemi, daha çocuk sahibi olmadan bir çocuğa karşı ne gibi tutumlar sergilemenin daha doğru olduğunun farkına varmamı sağladığın için teşekkürler Doğan Cüceloğlu.
199 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10 puan
!!!SPOLİER!!!

Kişisel olarak gelişiminizi yeterli buluyor musunuz? Kişisel bütünlüğünüz ne ölçüde? Kendinizi ne kadar iyi tanıyorsunuz? Davranış ve sözlerinizin bilincinde misiniz? İletişimlerinizde anlaşılmıyor musunuz? İletişimleriniz sadece bir ihtiyaç gideriminden mi ibaret ? Yadırganıyor musunuz, kabul görmüyor kaale alınmıyor musunuz? Anne- baba olarak çocuğunuzu yetiştirirken çocuğunuzun çocuk olduğunu unutuyor musunuz? Çocuklarınızın sahibi olduğunuzu zannederek çocuklarınızın ne kadar sınırları içerisindesiniz? Siz kimsiniz? Biz kimiz? Ben kimin?

Yazar insanları ikiye ayırıyor. Bilinci donanmış ve bilinci donanmamış kişiler olarak. Bir olay karşısında iki farklı insanın olaya bakış açısını, tepkilerini yazmış. Ve bu örneklerle kendimi yer yer bilinci donanmamış kısımda buldum. Doğru bildiğim, doğru kabul edilen yahut şöyle demeliyim doğru olarak bana öğretilmiş ve genel kabul görmüş her davranış, söylemlerin aslında ne kadar yanlış olduğunu gözler önüne seriyor.

Yazar kitaba ilk olarak algılama konusu ile başlıyor. Bir resime bakan iki farklı insanın iki farklı anlamlar çıkarması halinde yazar, insanların gördüklerini, kabul ettikleri zemine göre algıladıklarını söylüyor. Bir olayın ya da durumun iki farklı insan için aynı önemi, ehemmiyeti taşımamasının sebebini kabul ettikleri zemine bağlıyor. Ve bunun için de “ Zemin, algılamayı etkiler. Bu algılamaya uygun davranırız ve davranışlarımızda sonucu belirler.” diyor.

Daha sonra yazar insanın iki yüzünün olduğundan bahsediyor. Bunlar: ‘Sosyal yüz ve Can ( iç dünya)’. Yazar iletişimlerin genelinde sosyal yüzün baz alındığını söylüyor. Güçlü, samimi ve sıcak bulduğunuz iletişim ve etkileşimlerinizde Can’ a yani iç dünyamıza hitap edildiğini söylüyor. Can’a hitap edilmeyen iletişimin bizler için gurur kırıcı, üzücü ve ihtiyaç gidermekten başka bir şey olmadığını örneklerle açıklıyor. İç dünyadaki mesjların dışarı yansımasını da insanların ‘münasebetsiz biri’ olarak görülmemek için, sosyal -dış- ortama göre uygun hale getirdiğimizi ve iletişimi öyle kurduğumuzu söylüyor.

İç dünyayı sosyal dünyaya uyarlayarak iletişim kururuyor ama bunun farkında olmuyoruz. Hatta çoğu çoğu karşımızda bizimle iletişim kuran kişinin de iç dünyasından bir haber yaşıyoruz. İncinmeler, içeride bir yerlerde kırılmaların , yok sayılmaların bütünü olarak duygu birikimine dönüşüyor. Ve yazar bunu öyle anlatıyor ki bazen iletişimde Can’ı hesaba katılmamış bir çocuğu bazen yetişkinliğe adım atmış- atmaya çalışan- bireyi bazen yetişkinliğinin yanı sıra hayat koşturmacasında kendini, özünü unutmuş hizmette bulunan bir başkaca kişi anlatıyor, anlıyor ve üzülüyorsunuz. Çünkü bunu bizde herkes gibi herkese yapıyoruz. Kimsenin haline bakmadan işimizi görüp sağlıksızca kurduğumuz iletişimi insafsızca bitiriyoruz. Bu kişiler dışarıda karşılaştığımız kişiler olmaktadır. Ama bazı örnekler var ki onlar aile bireylerinin aile de yaşayan diğer bireylere yaptığı iletişim (!) sanılan muamele. Galiba en acımasızı bu. Kişinin en yakınından zarar görmesi oysa onların bunu yarar kabul etmesi ve bunu yaparken lütuf bahşediyormuş gibi davranmaları. Bunlar: “ Başkasını seven oğlunu kendi istedikleri kızla evlenmezse babasının kendisini asacağının tehdidi, doyduğunu hisseden kızın tabağında kalan köftelerin zorla anne tarafından yedirilmeye çalışılması; annenin çocuğunun kendi doyma bilinci taşımadığını, çocuğunun her şeyini kendisinin en iyisini bildiğini zannedip onun sınırlarını taciz etmesi” Bir de beni etkileyen başka bir olay : “ Köprü gişesinde geceden beri robot bir makine gibi çalışan, sosyal yüzünde iş hayatının etkisi ve stresi ile yorulan Can’a bakıldığında birçok yönden yorgun olan adam … “ Yorgun olmak ve yorulmak aynı anlamı içerdiği düşünülse de özünde aynı anlamlar için kullanılmayan iki kelime. Bu iki kelimeyi kullandığımız yerler birbirlerinden çok farklı durumlardır.! ( Dipnot:Bu son olay bizzat yazar tarafından yaşanmış olup yazar bu adamın iç dünyasına hitap ettiğinde adam afallamış ve beklememiştir önemsenmeyi. Yazar önemsemiş ve onun halini hatrını sormuştur. Ve adam ilk defa karşılaştığı belli olan bu olaydan dolayı sevindiğini belli etmiştir. )

Son olarak yazar “ İletişim çok kanalı bir süreçtir; her bir duyu organı iletişim kanalı işlevi görür. Görsel, işitsel, dokunsal, kokusal, tatsal kanallar yoluyla aldığımız ve verdiğimiz mesajların her birinin iletişimde önemi vardır. Ayrıca bu kanallar arasında ahenk vardır.” diyor. Karşımızdakini daha kendisiyle konuşmadan nitelendirmemizde bazen de oluşan ön yargılarımızda bu kanalların etkisi büyüktür.

Bilincinin farkına varmak ve onu donanımlı hale getirip kendini geliştirmek nesiller yetiştirip, büyütmek isteyen herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum ve tavsiye ediyorum. Güçlü iletişimler için kişisel bütünlüğümüzü tamamlayalım ve sağlıklı nesillerle emsalsiz bir toplum oluşturalım.

:):)Şimdiden iyi okumalar:):)
199 syf.
·9/10 puan
İnsan iletişiminin temel yapı taşlarının anlatıldığı bu eser, sosyal hayatında iletişimini geliştirmek isteyen herkesin mutlaka okuması gereken bir kitaptır.

İletişimin sözel olmayan kısımlarının, sözel olarak ifade edilmesi imkansız mesajları aktarırken ne kadar öne çıktığını okuyunca büyük bir farkındalık kazandım. İletişim sadece işitsel değil aynı zamanda görsel-kokusal-tinsel yönleri olan bir etkileşimdir. Bunu klasik vücut dili daha önemlidir vurgusu ile yapmıyor olaya bambaşka bir yönden yaklaşıyor sevgili Doğan Cüceloğlu.

Kitabın harika bir yönü ise klasik psikoloji kitapları (Jung, Adler, Freud vb) avrupa toplumuna ve kültürüne yönelik olması nedeniyle her zaman uymayan ve tam olarak bizim günlük yaşantımıza oturmayan yönleri mevcut. Ancak doğan cüceloğlu bu kitapta iletişimde bizim kültürümüzün özelliklerini de göz önüne alarak harika tespitler yapmakta

Herkesin okuması gereken bir kitaptır. Şiddetle tavsiye edilir!
199 syf.
·9/10 puan
Kurduğumuzu sandığımız ama çoğumuzun aslında ne olduğundan haberi bile olmayan şey.
Nerede başlıyor iletişim? Nerede son buluyor?
"İki insan birbirini fark ettiğinde iletişim başlar." diyor Cüceloğlu.
Peki kaçımızın haberi vardı bundan?
Sadece konuşmak değildir iletişim, çoğumuzun düşüncesinin aksine iletişimin o kadar çok çeşidi vardır ki...
Dokunma, duyma, koklama, farkına varabildiğimiz her şey bir iletişim kanalıdır oysa. Bir insan yanınızdan geçtiğinde size selam vermiyorsa bu iletişimdir. Çünkü burada size verdiği bir çok gizli mesaj vardır. Başka birisi yanınıza gelip konuşmaya başlıyorsa bu da bir iletişimdir.
Hoş bir parfüm sıkmış birisinin yanından geçerken, tanımasanız bile koku aracılığıyla size ilettiği mesajlar vardır, yani parfüm de bir iletişim kanalıdır.

Ve iletişim kurulduktan sonra her birey kendi var oluşunu bir şekilde karşısındaki kişiye hissettirmek ister. Birey olarak var oluşumuz da beş soruya bağlıdır. Yani iletişim kurulduktan itibaren birey bu beş soruya sezgisel olarak tatmin edici yanıtlar almaya çalışır. Peki nedir bu sorular:

1- Kaale alınıyor muyum? Beni umursuyorlar mı?
"Can" kaale alınmak yani umursanmak ister. Bunu da anlamasının en basit yolu ortamda 'can'ın dinlenip dinlenmediğidir. Birey bunu sezgileriyle doğru bir şekilde saptar. Birisiyle konuşurken gözlerinin içine bakarak dinlemesi sizi sadece size odaklanarak dikkatle dinlediğinin bir göstergesi iken, siz konuşurken başka şeylerle ilgilenmesi asla yüzünüze bakmaması sizi zorunluluktan dinlediğinin aklının başka yerlerde olduğunun göstergesidir. Bu şekilde umursanmayan birey belli bir süre sonra uğraşmaktan ve iletişim kurmaktan vazgeçecek veya iyi-kötü demeden onu dinleyen kimselere yönelecektir...

2- Kabul ediliyor muyum? Beni olduğum gibi, yargılamadan kabul ediyorlar mı?
Kimseyi kalıplara sokamazsınız. Zaten kimsenin de böyle bir hakkı yoktur. Bu yüzden kişi kendisini olduğu gibi kabul eden, onu herkesle aynı olması için zorlamayan, aksine onun kendine özgü bir birey olduğunun farkında olan ve bunu geliştirmesi için ona destek olan kimselerle vakit geçirmek ister.

3- Değerli miyim? Beni vazgeçilmez ve eşsiz olarak görüyorlar mı?
Her insan bulunduğu konumda değer görmek ister. Bu ister iş hayatı olsun ister özel hayat. Herkesin mutlaka bir potansiyeli vardır, başarılı olduğu bir konu, iyi olduğu bir şeyler ve bunlar onu değerli kılmalıdır. Eğer kişi yerinin kolayca doldurulabileceğini düşünen kimselerle çevrili haldeyse bu kendisini değersiz hissetmesine yol açacak ve artık bulunduğu konumda mutlu olamayacaktır...

4- Yeterli miyim? Beni becerikli, bir şeyler yapabilecek güçte görüp yapabileceğime güveniyorlar mı?
Aslında herkes mutlaka bir konuda iyidir. Sadece bazen bu konu üzerinde biraz yoğunlaşması, birilerinin yol göstermesine ihtiyaç duyar. Fakat ona yol gösterecek kadar onu önemseyen kimse yoksa, ya da nihayetinde başarılı olabileceğine kimse inanmıyorsa birey var oluşun beş boyutunu yaşayamaz.
Bunu yaşayamayan kişi bazen çıkıp haykırmak ister:
"Ben bunu başarabilirim. Başarabileceğimi biliyorum ve sizden tek istediğim bana inanmanız, motivasyonuma ket vurmamanız... Çünkü geri kalan her şeyle ben zaten başa çıkabilirim.!"

5- Sevilmeye layık mıyım? Beni ben olduğum için özleyip, benimle zaman geçirmek istiyorlar mı?
Burada aslında önemli olan nasıl bir sevgiden bahsettiğimiz.
Mesela çocuğunu çok sevdiği için onu aşırı derecede koruyan ve sonunda her şeyini kısıtlayarak hayatını yaşanmaz hale getiren annenin sevgisi mi?
Ya da birini çok sevdiği için onun başkasını sevmeye hakkı olmadığını düşünen 'ya benimsin ya kara toprağın' düşüncesine sahip gencin sevgisi mi?
Ya da sırf kan bağınız olduğu için sevme zorunluluğu duyduğunuz ailevi sevgi mi bahsettiğimiz?
Maalesef bunların hiç biri gerçek sevgi değildir. Yani, bunlara sevgi diyorsanız, sevgi tanımınızı baştan gözden geçirmenizi öneririm.
Çünkü sevmek, hayatının her anını karşısındaki kişinin gelişimine koşulsuz ve şartsız bir şekilde kendini adamaktır. Ama ne yazıktır ki artık gerçek sevginin ne olduğunu bilen çok az insan kalmıştır geriye...

Gözde Yıldırım
199 syf.
·Puan vermedi
Kurmaya çalıştığımız fakat aslında gerçekten kurmakta zorlandığımız kuramadığımızı da geç anladığımız iletişim bizi çıkması zor bir kuyuya atmakta. Bu kitabı yirmili yaşlarının başında okumak ve buna göre iletişimimi düzeltmek bir nebze olsa da rahatlattı. "Gerçek cennetler kaybettiklerimiz." demiş Proust. Candan kurulamayan her iletişim bizim için ve sevdiklerimiz için bir bir kayba yol açıyor. Annenin ve babanın çocuklarıyla yanlış bir iletişimi bir çocukluğun kaybına sebebiyet veriyor. Sosyal iletişimimiz ile iç iletişimimizi beraber ne kadar doğru kullanırsak meyvelerini her gün toplarız. İnsan düşünen ve içgüdüsel seven bir varlık iletişimimizin doğruluğu da hepsini göstermemize yeter. Mutlaka okuyun.
199 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Bu kitap keşkesiz bir yaşam için yazılmış ama benim bu kitabı okurken en büyük keşkem; Doğan Cüceloğlu ve kitaplarıyla ödev için değilde ,kendi keşfim sayesinde tanışmış olmaktı. O yüzden de bu kitabı büyük bir utanç ile okudum neden daha önce bu güzel insanı ve kitaplarını araştırıp okumadım diye.. Zorunlu bir ödev olarak başlayan okuma sürecim, büyük bir kazanç ile bitti.. Doğan Cüceloğlu gerçekten ülkemiz için, özellikle de ülkemizin insanları için en önemli, en faydalı isimlerden biri...Bundan sonra kitaplarini ve sohbetlerini büyük bir heyecan ile okuyup izlemeye devam edeceğim. Nurlar içinde yatsın. Saygıyla anıyorum..
199 syf.
·13 günde·Puan vermedi
Korku kültüründe sevgi güç hakimiydi anlamına gelir. Seviyorsam sen benim malımsın anlayışı hakimdir. Kadın cinayetlerinin olması eşlerin boşanamaması bu kültüre sahip olmamızdan kaynaklı.
199 syf.
·10/10 puan
~İletişim Donanımları~
Kişisel gelişim kitaplarının çoğunda "Ben bunları biliyorum zaten" hissine kapılıyoruz çoğumuz. Bu nedenle başlasak da yarım kalıyor o kitaplar. Bende de genellikle böyle oluyor. Ama Doğan Cüceloğlu'nun kitapları çok ayrı. Kendisini çok sevdiğimden midir, yoksa ustalıkla yazdığı kitapların su gibi akışından mıdır bilmiyorum ama tüm kitaplarını defalarca okumak istiyorum. Öyle güzel örneklerle, hayatından kesitler ile anlatıyor ki insan okumaya doyamıyor. Kitabın çoğu yerini yüksek sesle okuyorum. Çok iyi geliyor o güzel cümleler insana. Aile arasında da Doğan Hoca'nın kitapları hakkında çokça konuşuyor, fikir alışverişinde bulunuyoruz. Okuyunca insan baya bir etkileniyor. Bu etkilenme olumlu yönde olduğu için hem bedenen hem ruhen gerçek anlamda tatmin oluyorsunuz. Hayatın farkına varmadığımız, olağan gelen her şeye başka bir gözle bakmaya başlayınca bir macera başlıyor insanın içinde. İnsanları, hayvanları, dünyanın doğal dengesini anlamaya, bu hayattaki varoluşunuzun anlamını bulmaya; hayatınıza tüm bu fark ettiğiniz şeyleri serpiştirmeye başlıyorsunuz. Anlattığım tüm bu şeyler Doğan Cüceloğlu'nun okuduğum iki kitabı sayesinde ben de oluşmaya başlayan hisler. Hoşunuza gittiyse bu anlattıklarım ve siz de ben de hayatı keşfetmek istiyorum diyorsanız eğer Doğan Hoca ile tanışın ve kitaplıklarınıza Doğan Hoca'nın kaleminden yeni üyeler ekleyin.. İletişim Donanımları Doğan Cüceloğlu
199 syf.
·1 günde·Puan vermedi
-Öncelikle Selçuk BİR hocama teşekkür etmekle başlamak istiyorum. Bu eseri okumama vesile olduğu için. Aynı şekilde ben de tüm çevreme bu eseri şiddetle tavsiye etmeye devam edeceğim.
Kitabın bana kazandırdıklarına gelince: Basit, üzerine düşünmeye bile vakit ayırmaya yeltenmediğimiz iletişimin, ne derecede ciddi bir konu olduğunu ancak şimdi anlayabiliyoru. Ve kitabı okumadan önce yaptığım ve yapmadığım çoğu şeyin iletişimde nelere sebebiyet verip nelere engel olacağını hiç bilincinde değildim, hatta bu kitabı okumasaydım hiç farkında da olmayacaktım.
Aslında kurduğumuzu sandığımız ama çoğumuzun ne olduğundan, nasıl olduğundan, nerede başlayıp, nerede son bulduğundan haberi bile olmayan şey, iletişim.
‘İki insan birbirini fark ettiği andan itibaren iletişim başlar.’diyor Doğan CÜCELOĞLU. Ancak pek çoğumuzun bundan haberi yok. Örneğin varoluşun beş boyutu. Nedir bu beş boyut, ne önemi var. Pek çoğumuzun istem dışı yaptığı ama anlamını bilmediğimiz için iletişimde yapmış olduğumuz temel yanlışların ve yine bilmediğimiz onca temel nokta arasında kurulan iletişimlerin aslında nasıl sonuçlar doğurduğu konusunda da çokça bilmediğimiz önemli husus bulunmakta. İletişim sadece konuşmak değildir ve pek çok çeşitli yolları vardır. Dokunma, duyma, koklama, farkına varabildiğimiz her şey bir iletişim kanalıdır.
Bir insan yanınızdan geçtiğinde size selam vermiyorsa da vermiyorsa da burada bir anlam akışı olduğundan farkında olarak ya da olmayarak bir iletişim kurulmuş olur. Çünkü burada size verdiği bir çok gizli mesaj vardır. Başka birisi yanınıza gelip konuşmaya başlıyorsa bu da bir iletişimdir.
Hoş bir parfüm sıkmış birisinin yanından geçerken, tanımasanız bile koku aracılığıyla size ilettiği mesajlar vardır, yani parfüm de bir iletişim kanalıdır. Ve bir iletişim kurulduktan sonra her birey otomatik olarak iletişim ortamında ‘varoluşun beş boyutu’na yanıtlar aramaya başlar. Tamamen istem sezgisel olarak hisseder yanıtını. Kitapta en çok dikkatimi çeken noktaların biri de buydu, varoluşun beş boyutu. Yine asla farkında olmadan yaptığım ve diğer bireylerin de yaptığından habersizdim.
Sonrasında toplumların korku kültürü, değerler kültürü. Nasıl bir kültür içinde yetiştiğimin, nelerin yanlışlığıyla yetiştirildiğimin kendi zeminimin farkına vardım. Algı dünyamızda zeminimizin ne denli önemli olduğunu öğrendim.
Kısacası ilişkileri kişisel donanımlarımızı oluşturan ‘iletim’in ne kadar vahim ne kadar önemli oluduğunu, tüm ehemmiyeti ile anlatmış yazar. Ebeveynlerimiz ile, çocuklarımız ile, arkadaşlarımız ile, yöneticimiz ile aynı dili konuşmak durumundayız. İletişimimiz bizim hayatta kalma yöntemimiz. İnsanlar biriktirmek için, saygınlık kazanmak için, doğru anlamak ve doğru anlaşılmak için en önemlisi sağlam bağlarla oluşturulmuş bir temel için sağlıklı bir iletişim şart.
Sadece “farkında olmak” için dahi okunabilecek bir eser olduğunu düşünüyorum ve çevremdeki herkese şiddetle tavsiye edeceğim.
199 syf.
·14 günde·Beğendi·7/10 puan
İşte orta ve yüksek öğrenimdeki çocuklarımızın mutlaka okuması gereken bir kitap. Veliler ,çocuklarınıza bu kitabı alıp hediye edin. Faydasını görecekler.
199 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Kitap; kendimiz, yaşamımız, ilişkilerimiz konusunda bilincimizi donatmak için ve 'iletişim ve etkili yaşam' seminerini yansıtacak biçimde yazılmıştır. Yazar seminerin içeriğini oluştururken, zaman zaman, daha önce yazmış olduğu kitaplarda ele aldığı kavramlardan ve örneklerden yararlanmıştır. Kitabın amacı için ise; 'zihninizi açmak' demiştir.
~
Doğan Cüceloğlu iletişim donanımları'nı 23 bölüme ayırarak anlatıyor.
İlk bölümde 'bilincim donanınca ne olacak?' sorusuna cevap olarak; 'bilinci donanmış insan, bilinci donanmamış insandan her zaman ve her koşulda daha etkili ve güçlü olacaktır' sonucuna varıyor.
Ardından insanın, muhteşem bir potansiyele sahip olduğuna değiniyor ve bu potansiyeli meşe palamuduyla anlatıyor. 'Toprak, güneş ve su, meşe palamudu için ne ise, içinde yetiştiği iletişim ortamı da insan için odur.'
Sonrasında 'insanoğlu algı dünyasında yaşar' başlığı ile; algılanan şeye fenomen adı verildiğini ve biz insanların, yalnız algıladığımız kadarını bildiğimizi, yani ancak fenomen dünyasının farkında olduğumuzu açıklıyor.
'Sürekli iletişim içindeyiz' başlığında ise; iki insanın birbirinin farkına vardığı andan itibaren iletişimin başladığını söylüyor ve konuyu bu şekilde izah ediyor.
5. 6. ve 7. bölümlerde; ortamın verdiği mesajları, iletişimin çok kanallı bir süreç olduğunu, iletişimin iki düzeyi olan iç ve dış dünyadan bahsediyor.
8. kısımda; iç ve dış dünya arasındaki fark ne kadar çok olursa varoluş stresinin de o kadar fazla olacağını bir grafik yardımıyla anlatıyor. Aynı zamanda özgün olan ve olmayan insanı tanımlayıp özelliklerine değiniyor.
Sonrasında can (kişinin iç dünyası) hem ait hem bağımsız olmak ister başlığıyla yaşamın iki bacak üstünde durduğunu, bu bacakların da ait olmak ve birey olmaktan oluştuğunu yorumluyor. Bacaklarından biri diğerinden uzun veya kısa olan kişinin yaşam dansı geniş olanaklar yelpazesi içinde yer almaz; yaşam dansı için bu kişinin koltuk değneğine ihtiyacı olur, diyor.
Ve kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan birine geliyor sıra; varoluşun beş boyutu. Yazar, insanoğlunun varoluşunu beş soruyla ilişkiler içinde tanımlıyor.
Bu sorular bilinçli olarak değil, sezgisel olarak varlığını hissettirir; kişi bu soruların yanıtını aradığını bilinçli olarak değil, ancak sezgi yoluyla hisseder. İnsan ilişkilerinde kişi, beş temel gereksinmesini karşılamak ister. Yazar bu gereksinmeleri, varoluşun beş boyutu diye adlandırıyor.
- Varoluşun birinci boyutu kaale alınmak umursanmaktır. Kişi hem kendisinin, hem de sınırlarının ve sorumluluğunun hesaba alınmasını ister.
- Varoluşun ikinci boyutu kabul edilmektir. Kişi yargılanmadan olduğu gibi kabul edilmek ister.
- Varoluşun üçüncü boyutu değerli görülmektir. Kişi, kendinden daha büyük bir bütünün vazgeçilmez parçası olmak ister.
- Varoluşun dördüncü boyutu yeterli görülmektir. Kişi güçlü ve güvenilir olmak ister. İnsanların bu gereksinimi doğuştandır. Bu gereksinim, çocuğun içinde yetiştiği ortamda değişik derecelerde karşılanır veya karşılanmaz. (Örnek olarak gösterilen dört yaşındaki Nemika beni etkileyen kısımlardan birini oluşturuyor.)
- Varoluşun beşinci boyutu sevilmektir. Kişi özlenmek ve sevilmek ister. Sevildiğini bilen çocuk, iyi bakılan bir çiçek gibi yetişir. Sevilmeyen çocuk, susuz bırakılan bir çiçek gibi solar.
Varoluşun beş boyutu, en çok dinleme davranışında kendini belli eder, bu yüzden yazar sonraki kısma 'karşımızdakini dinleyerek var ederiz' başlığını veriyor. Dinleme, en önemli iletişim davranışıdır. Ailede dinlenmeyen çocuk, kendisini dinleyen arkadaşlarına uyar; arkadaşlarının kötü alışkanlıkları varsa, onlara uyarak, kötü alışkanlıklar edinir. Gençlerini dinlemeyen toplum, ancak suç işledikleri zaman onları kaale alır ve polisiyle, hapishanesiyle onları karşılar. Hapishanelerimiz, dinlemeyen bir toplum olduğumuzun kanıtı olarak, tıklım tıklım doludur.
Ait olmak ve birey olmak, varoluşun beş boyutu tablosuyla birlikte bizim varoluş matrisimizi oluşturur. Çocuk, içinde yetiştiği ortamda varoluş matrisi içinde kişiliğini bulur. Kişinin hangi özbenlik bilinci içinde olayları algıladığı, o kişinin yaşamında yer alan en önemli değişkeni ifade eder. Kişinin tüm algılama ve yorumları, olaylara verdiği anlam, yani tüm fenomenolojisi, özbenliğinin bir sonucudur. Sıfır, nasıl matematikteki bütün sayıların anlamını belirliyorsa, özbenlik bilinci de bireyin yaşamında yer alan tüm olayların anlamını belirler.
Yazar sonraki bölümde bir iletişim matrisi oluşturuyor. Bu matriste ortam boyutunu, varoluşun beş boyutunu yaşatan (+) ve yaşatmayan (-) olarak iki kutba ayırıyor. Bir de matriste birey boyutuna yer veriyor. Birey boyutunda kişinin özbenliğinin durumunu belirterek; varoluşun beş boyutunda, kendini olumlu gören özbenlik bilinci (+) ve olumsuz gören özbenlik bilinci (-) ile gösteriyor. Bu ortamları sırasıyla;
Korku ortamı (-) (-)
Hayal kırıklığı ortamı (-) (+)
Öfke ortamı (+) (-)
Huzur ortamı (+) (+) olmak üzere 4'e ayırıyor. (Detayları kitaptan okumalısınız.)
Sonraki kısımda korku kültürüne yer veriyor. Korku kültüründe ezenler ve ezilenler vardır; değerler kültüründe ise 'doğru olanı' yapan 'biz bilinci'nde insanlar vardır.
Korku ve değerler kültürlerinde 'sevgi' farklı anlamlar ifade eder. Korku kültüründe sevmek, sevilen kişinin sahibi olmak anlamına gelir, değerler kültüründe sevmek, onun gelişerek mutlu olmasına kendini adamak anlamına gelir.
Bu kültürlerde karı koca ilişkisine getirilen bilinç farklıdır. Korku kültüründe, 'kimin dediği olacak' mücadelesi ailenin özünü oluşturur. Değerler kültüründe ise, 'doğru olanı yapmak' ailenin özünü oluşturur.
Korku kültüründe çocuk, otoritenin istediği kalıba sokulacak, kalıplanarak sürekli denetlenecek bir yaratıktır. Değerler kültüründe çocuk, muhteşem bir potansiyeldir; yapılacak tek şey, çiftçinin ektiği tohum için oluşturduğu ortam (su, gübre ve bakım gibi), çocuğun gelişimi için ortam hazırlamaktır.
Ve son bölümde 'gerçeğe saygı, hakkaniyet, kişisel bütünlük, insan onuruna saygı, hizmet ve sevgi, değerler kültürünün çatısını oluşturur' demektedir.

Doğan Cüceloğlu 22. bölümün sonunda "Türkiye'nin en önemli sorununu, korku kültürünün esaretinde kalmak olarak görüyorum." demektedir. Bu yorumuna kesinlikle katılıyorum. Eğer biz bugün yolunda gitmeyen bazı durumları değiştirme gayesi içerisindeysek sorunun kaynağını bulmalı ve o doğrultuda hareket etmeliyiz.
Kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum; hatta okurken fikir alışverişinde bulunacağınız, okuduktan sonra da kritiğini yapabileceğiniz birini bulursanız bunu mutlaka yapmalısınız. Kitap oldukça kıymetli bölümler barındırıyor. Altını çizerek ve yanına notlar alarak ilerlemek anlamanızı kuvvetli kılacaktır. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum, görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse, ondan hiçbir şey çıkmaz.
Halil Cibran

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İletişim Donanımları
Alt başlık:
Keşke'siz Bir Yaşam İçin
Baskı tarihi:
Nisan 2014
Sayfa sayısı:
199
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789751408860
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Remzi Kitabevi
Baskılar:
İletişim Donanımları
Keşkesiz Bir Hayat İçin İletişim Donanımları
"Keşke çocuğumla daha çok zaman geçirseydim!"
"Keşke vicdanımın sesini dinleseydim!"
"Dilim tutulsaydı da keşke söylemeseydim!"

Ne kadar sık duyarız 'keşke' sözcüğünü. "Şimdi bildiğimi keşke gençliğimde bilseydim!" diyen kişi, verdiği yanlış kararlardan duyduğu pişmanlığı dile getirir. Haksız mı? Bize verilen şu ömürden başka neyimiz var?

'Keşke'siz bir yaşam için kim olduğunu ve ne istediğini bilmek yetmez; varoluşunu yaşamayı ve paylaşmayı da bilmek gerekir. Bir düşünün: Pişmanlıklarınızın çoğunun insan ilişkilerinden kaynaklandığını görürsünüz.

Bu kitap, ailede, işyerinde ve toplumda sağlıklı insan ilişkilerine önem veren, 'keşke'siz bir yaşam isteyen insanlar için yazıldı; yaşamınızın sonunda, "Keşke kendi hayatımı yaşayabilseydim!" dememeniz için!
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 2.677 okur

  • Nuriye Solgun
  • Ammar Mustafa Canpolat
  • Emine Yenigün
  • Umud
  • Berk İpek
  • Onurcan eren
  • pelin
  • zahide çay
  • Şevval Feyza Çendek
  • Saniye oğlakcı

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%8.6
13-17 Yaş
%2.3
18-24 Yaş
%17.2
25-34 Yaş
%32
35-44 Yaş
%25
45-54 Yaş
%10.2
55-64 Yaş
%3.9
65+ Yaş
%0.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%68.1
Erkek
%31.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%33.4 (221)
9
%18.9 (125)
8
%21.6 (143)
7
%11.9 (79)
6
%4.1 (27)
5
%0.9 (6)
4
%1.4 (9)
3
%0.5 (3)
2
%0.3 (2)
1
%0.3 (2)

Kitabın sıralamaları