Aptallık gerçekten mutluluk mudur? Belki de sahiden öyledir...
Martin, gemilerde çalışan iri yarı bir gençtir. Kültür ve sanat hakkında pek bir şey bilmez. Hatta öyle ki konuşması bile burjuva sınıfını rahatsız edecek türdendir. Fakir, cahil ama mutlu bir gencin hayatı, bir gün yemeğe davet edildiği zengin ve çok saygın insanlar olduğunu düşündüğü bir evde Ruth isimli kızı görmesiyle değişir.
Beyaz tenli, narin yapılı bu kız Martin’e göre adeta melekleri temsil eder; yeryüzündeki güzelliğin ve masumiyetin bir yansıması gibidir. Ona kör kütük âşık olduğunu sanır. O günden sonra içinde, Ruth’a layık olmak için çok büyük bir istek duyar.
Martin geceleri 4–5 saat uykuya razı olarak durmadan okumaya başlar. O kadar çok okur ve öğrenir ki kısa sürede yetişmeye çalıştığı soylu sınıfını geri dönüşü olmayacak şekilde geçip gider. Ama parası olmadığı için hâlâ kimse ona saygı duymaz.
O ise bir zamanlar saygın olduğunu düşündüğü insanların aslında sadece birlikte hareket eden, basmakalıp davranan bir aptallar sürüsü olduğunu çoktan anlamıştır.
Yine de açlık ve perişanlık içinde kitaplar yazıp bunları dergilere göndermekten vazgeçmez. Fakat bir gün talihsiz bir yanlış haber yüzünden Ruth onu terk eder. Tam da bu noktada Martin önemli bir şey fark eder: Aslında Ruth’a hiç âşık olmamıştır. Ruth, onun zihnindeki ideallerin bir yansımasıdır. Bir zamanlar ulaşmaya çalıştığı, hayranlık duyduğu fakat artık tahammül bile edemediği burjuva sınıfının bir temsilidir sadece. Artık iç yüzünü gördüğü ve nefret ettiği bu hayata onu bağlayan hiçbir şey kalmamıştır.
Bu olaydan sonra kitapları bir mucize eseri satılır ve büyük bir servet kazanır. Hatta herkes ona saygı duymaya başlar, Ruth bile geri döner. Ama artık bunların hiçbir önemi yoktur. Çünkü o, ulaşmaya çalıştığı insanları çoktan geçmiş