Sonra birden birisi hayatımıza giriveriyor.
Onun sahip olduğu bir şey, belki kokusu, belki dokunuşu, belki gülüşü, belki zekâsı, belki hayata bakış tarzı, belki zevki, belki aldırmazlığı, belki ihtirası, belki de kötülüğü, içimizdeki boşluğun bütün girinti çıkıntılarını dolduruyor.
İlk düşündüğümüz, onunla mutlu ve huzurlu olacağımız.
İçimizdeki boşluğun ancak "iyi şeylere sahip biri tarafından doldurulabileceğini sanıyoruz.
Ama gerçek, her zaman böyle değil.
Çoğunlukla içimizdeki boşluğa uyan "parça", kötülük oluyor.
Bu söylediğimin doğru olup olmadığından hiç emin değilim ama bana öyle geliyor ki sanki hepimiz, içimizde bir başkası için ayrılmış bir yerle doğuyoruz.
Bir parçası kayıp bir bulmaca gibi...
Hayatımızın önemli bölümünü garip bir eksiklik duygusu ile geçirmemiz, bazı sabahlar anlaşılmaz sıkıntılarla uyanmamız, bazen isimsiz umutlarla neşelenmemiz, sanırım o boşluğun içimizde yarattığı girdaptan kaynaklanıyor.
Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların "açıkça" söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların, niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.
Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi fark ettim, yoksa bunu bana bazen usulca, bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti, şimdi tam çıkartamıyorum.
Ama bir kadın, "Ben üşüyorum" dediğinde, bunun cevabının, "üstüne bir şey al", "istersen bir taksiye binelim", "eve geldik zaten" türünden bir söz olmadığını, "üşüyorum" dediğinde kadının, "bana sarılsana" demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.