Anna Karenina’yı uzun bir yolculuk gibi okudum. İçine girince sadece Anna’nın değil, her karakterin taşıdığı hayatı, sancıyı, arayışı hissettim. Romanın sonunda elimde sadece bir kitap değil, içime işleyen onlarca duygu kaldı.
Anna… Evet, onun ölümü beni derinden sarstı. Çünkü sadece aşkı için savaşmadı. Sevgiye, anlayışa, gerçek bir var oluşa ulaşmak istedi ama alabildiği sadece kısıtlamalar, yargılar ve eksik bir sevgi oldu. Vronsky’nin aşkı, Anna’nın yükünü taşıyacak kadar derin değildi. Anna’nın yaşadığı boşluğu, içinde çığlık çığlığa kalan bir kadını anlamak beni çok etkiledi. En sonunda, sadece aşkı değil, kendini de yitirdi. Ve ben onun sonunu okurken, o yalnızlıkla içimde bir yerlere dokundum.
Ama bu kitap sadece Anna’dan ibaret değil. Levin’in içsel sorgulamaları, yaşamın anlamını arayışı da çok kıymetliydi. Onun toprakla, doğayla, sade hayatla kurduğu bağ; Tolstoy’un kendi iç sesi gibiydi. Benim için Levin’in bölümleri, nefes almak gibiydi. Hayatın karmaşası içinde basit şeylerde huzur arayan herkes gibi, ben de Levin’le yürüdüm o tarlalarda.
Kitapta dikkatimi çeken bir diğer yön de karakterlerin ikilemleriydi:
Karenin’in ahlaki duruşu ama duygusal soğukluğu, Kitty’nin büyüme süreci, Vronsky’nin çelişkileri… Hiçbiri siyah ya da beyaz değildi. Bu da romanı bu kadar gerçek ve etkileyici yapan şeydi. Herkes haklıydı bir yerde ama kimse tam olarak mutlu değildi.
Tolstoy bize aşkı da gösterdi, vicdanı da. Toplumsal kuralları da anlattı, bireysel acıları da. Bir kadının nasıl yavaş yavaş göz göre göre yalnızlığa itildiğini, bir adamın nasıl içsel bir huzura ulaşabildiğini okudum. Ve anladım ki bu kitapta herkes biraz kayboluyor, herkes biraz kendini arıyor.
Anna Karenina, yalnızca bir aşk romanı değil; insan ruhunun, iç çalkantılarının ve hayattaki anlam