Sanatkâr içinde bulunduğu ve eseriyle hitap edeceği toplumu doğru okuyup, isabetle
çözümlediği zaman, toplumun duygusal ihtiyacını da belirlemiş oluyor.
Medeniyet tasavvurunun merkezi olarak bir kimlik inşa ettiğimiz zaman özgün bir duruşa ve bunun sonucu olarak özgün bir şahsiyete sahip oluyoruz. Toplumsal yapının o özgün şahsiyeti hayatın her alanında kendisini belli eder. Sanat alanında buna dair eser bu özgün kimliğin koyduğu şartları sağladığında toplum tarafından kabul ve takdir görür.
İslam medeniyet tasavvuruna göre sanatkâr, görevli ve nasipli bir insandır, aynı zamanda. Cemal bahçelerine doğru çıktığı duygusal yolculuğun dönüşünde, o nasibin bir hatırasını ya da bir hediyesini diğer insanlara ikram etmekle görevlendirilmiştir.Böyle düşünüldüğünde İslam medeniyet tasavvuruna ait sanatkârın ortaya koyduğu eserin bir Mevhibe-i rahmani olduğu açık bir şekilde anlaşılır.
“Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu,
Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm.
Gül devrini görseydim eğer bülbül olurdum,
Yarab beni evvel getireydin ne olurdu.”