Spoiler vermemek amacıyla kitaptan fazla bahsetmeden en çok beğendiğim birkaç noktadan bahsedip kapatmak istiyorum.
Bazı incelemelerde "sıkıcı" olarak nitelendirildiğini gördüm fakat bu insanların bir kitaptan beklentilerine ve onu nasıl okuduklarına ve anladıklarına göre değişir. Bir kitaba başlandığında hangi dönemi anlattığına, kitapta geçen yer ve mekanlara, ilave olarak barındırdığı kültürel ögelere, farklı yazar veya kitaplara atıflara özel olarak önem verip araştırarak kitabı okumak gerekir.
Bu kitap cehaletin ölüme sürüklediği küçük bir kızın hikayesinden çok daha derin aslında. Karşımızda okuduğumuzda içimizi burkan ve çaresiz hissettiren pek çok olay yaşanıyor elbette fakat bu hikayeyle birlikte karakterlerin derinlikleri ve yazarın hayatın pekçok alanına yönelik yorumları birleşiyor ve ortaya Gabriel Garcí Márquez'in çok sevdiğim kendine has tarzı ortaya çıkıveriyor. 1700lü yılların Kolombiyasında insanların yaşamlarını oldukça iyi bir şekilde gözler önüne sürüyor bence. O dönemki sömürgeciliğin de izleri çokça var haliyle.
Kitapta güzel işlenmiş bir karakter de bence Marki. Kızına olan sevgisi çok büyük olsa da bu sevgisini ona göstermekte ve onu korumakta hiç de başarılı olamıyor. Aslında içten içe iyi ama bir o kadar da duygusal olarak boşlukta bir karakter. Kitaptaki zaman zaman inancını ve Tanrı'yı sorguladığı yerler ayrıca hoşuma gitti. -..."İnancını kaybettiğinden beri ilk kez dua etme ihtiyacı duyuyordu. Kendisini terk etmiş olan Tanrı'yı geri kazanmak için tüm gücünü harcayarak dua odasına gitti, ama yararı yoktu: İnançsızlık, inançtan daha dayanıklıydı çünkü duygularla besleniyordu."... Ayrıca kitabın bir bölümünde geçen "Artık inanmaz olmanın, daha önce inancın bulunduğu yerde silinmez bir yara izi bıraktığını düşünmüştü hep."
Aşk ve Öbür CinlerGabriel Garcia Marquez · Can Yayınları · 202510,1bin okunma
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın okuduğum ikinci kitabı “Cadı” oldu. Kitabın önce kısaca spoilersız konusundan ve sonra da kendi yorumlarımdan bahsetmek istiyorum. Kitap İstanbul’da geçiyor. Kocası vefat eden Fikriye Hanım’ın kendisini büyüten yengesinin evine geri dönmesi ve yengesinin onu tekrardan evlendirme derdine düşmesiyle başlıyor. Fikriye Hanımsa hala kocasının ölümünün yasını tutmaktadır fakat yengesinin ısrarları artar ve o da bu durumu kabul eder. Asıl hikaye Naşit Nefi Efendi isimli birinin Fikriye Hanım’a talip olmasıyla başlıyor. Naşit Nefi Efendi işi gücü yerinde ve saygın bilinen birisidir ama sonradan bir süre araştırdıktan sonra Fikriye Hanım öğrenir ki bu adam hakkında tuhaf dedikodular yayılmaktadır. Bu dedikoduların aslını öğrenmek için bir uğraş içine girerler.
Spoiler vermemek adına kitap hakkında yorumlarıma geçmek istiyorum. Hüseyin Rahmi Gürpınar(1864-1944), geniş bir kitleye ulaşabilmek için yalın bir dil kullanıyordu ve o dönemdeki İstanbul yaşamını gerçekçi bir şekilde ele aldı. Romanlarında kadın-erkek ilişkileri, yanlış batılılaşma, toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler, halkın her kesiminden insanları konu olarak işledi. Bu romanında da gördüğümüz konuların bazılarını sıkmamak adına birer tane örnek vererek açıklamak istiyorum: İlk olarak kadın-erkek ilişkilerini eleştirel bir şekilde romanın çoğu yerinde işlediğini görüyoruz. Mesela kitabın 94. Sayfasında Naşit Nefi Efendi ile eski eşi arasında geçen bir konuşmada Naşit Efendi kadınların erkeklere göre hem dinen hem de toplumun kabullerine göre daha az hakka sahip olduğunu yani bir nevi kadının mahkum, erkeğin hakim olduğunu söyler. İkinci konu ise batılılaşma ve kendi milletimizin değer görmemesi konusudur. Bu konuyu “Şık” adlı romanında daha iyi görsek de bu kitabın 81. sayfasında “Bu
CadıHüseyin Rahmi Gürpınar · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20255,5bin okunma
Aslında kitap bittikten sonra inceleme paylaşmayı düşünüyordum fakat kitabın son sayfalarına yaklaşmışken kafama takılan bir noktayı unutmamak için ve sonradan hatırlamak isteyeceğim bir alıntıyı paylaşmak için şimdi paylaşmaya karar verdim. Aslında anlatıcımız bir tanrının varlığını reddeder ta ki bazı şeylere tahammülü bitene ve olanları kabullenememe ânına kadar. Belki de -hatta muhtemelen- hâlâ inanmıyor fakat durum şu ki, bu kişi açlıktan artık yiyecek bir şey bulsa bile midesi bu yiyeceği almaz ve yediği her lokmada istifra eder. Tekrar dener yemeyi; tekrar, tekrar, tekrar... Hiçbir fayda yok. İçinde bulunduğu durum dayanılmaz bir hâl almıştır artık. Oldukça öfkelenir içinde bulunduğu sefilliğe. Şimdiye kadar hep kabullenmiştir ama artık bunu yapamaz. Suçlayacak birilerini arar, kimseyi bulamaz - Tanrı dışında. Bu insanın verdiği oldukça gerçek bir tepkidir ki her insan bunu yaşamıştır. Artık öyle bir noktaya gelir ki insan, öyle şeyler gelir ki başında kendinde suçlayacak hiçbir şey bulamaz ve Tanrı'ya isyan eder, belki de varlığına hiç inanmadığı o Tanrı'ya. Çünkü inanmasa bile içten içte bir ihtiyaçtır bu, tam o anda gelen bir ihtiyaç. Bu isyanı ise o anki sefil durumuna rağmen şu şekilde dile getirir : "Sana söylüyorum göklerin kutsal Baal'i, sen yoksun ama olsan sana öyle bir lanet okurdum ki göklerinde cehennem ateşleri tutuşurdu. Sana söylüyorum, hizmet etmeyi teklif ettim, sen bunu reddettin, beni itip uzaklaştırdığın ve beklediğim zaman gelmediğin için sonsuza dek sana sırtımı dönüyorum. Sana söylüyorum, öleceğimi biliyorum ve bu yüzden sana dikleniyorum, dişlerimde ölümle sana dikleniyorum göklerin Apis'i. Bana karşı güç kullandın ve benim zorbalık karşısında asla eğilmediğimi bilmiyorsun. Bunu bilmen gerekmez miydi ? Yüreğimi uykuda mı yarattın yoksa
Günün birinde cehennemde sıkılıp arkadaşıyla birlikte Dünya'ya inmeye karar veren bir Şeytan'ın insana dönüşme serüvenine şahitlik ediyoruz.
Ne zormuş insan olmak diyor resmen Şeytan bile. Acıyor onlara, yavaş yavaş insana dönüşme sürecinde sorguluyor her şeyi, bu dünyayı ve kendini, varoluşsal sancılar çekiyor. Başta o kadar yabancı ki insani duygulara, bir süre alışamıyor hiç. Ama bir yandan da fark ediyor ki insanoğlunun kendisine hiç de ihtiyacı kalmamış ve dünyadaki kötülüklere hayret ediyor. Şeytan, insanın yanında zavallı bir varlığa dönüşüveriyor.