"İnsan için mazisindeki kötü anıları, bazen gölgesinden bile daha yakın olabiliyor kendisine ve insan gölgesinden ışığın olmadığı herhangi bir yerde kaçıp kurtulabiliyorken, kötü anılar insanın yakasını bir an olsun bırakmıyor." Yazarın sadece bu cümlesi bile benim için Pessoa tadındaydı. Dili kolay, yormuyor, gereksiz uzun betimlemeleri yok ve olay örgüsü sizi sürekli bir arka sayfaya hemen geçmeye davet ediyor. Azad romanını da okumuştum ama bu kitabı daha başka olmuş, bu türü sevenler için mücevher gibi roman olmuş.
Beğendiğim bazı alıntılar;
*** Günümüz insanları yaşamaya değil de, sınırlı zevklerin içinde şekillenen tek düze hayatlara bağlılar ne yazık ki. İçinde yaşadıkları evlere, kullandıkları otomobillere, hatta eşyalara daha çok tutkulular ve sanki bir gün onları hiç bırakmayacaklarmış gibi hepsine bağımlılar. Davet edildikleri ve ne zaman sona ereceğini asla bilemeyecekleri bir ziyafet sofrasında, yani hayatta sürekli pastaya, keke uzanıyor ürkek elleri. Tuzluya ya da acıya kimsenin midesinde yer yok gibi. Oysa yaşamak, acısıyla tatlısıyla engin bir lezzet sofrası, tabii bunu fark edebilenler için. Şimdi düşün ve öyle söyle lütfen; sence yaşamak ve hayatta olmak aynı şeyler mi?
*** “Biliyor musun Nathan, gar binalarını hep sevmişimdir.”
“Tarihi yerler olduğundan mı?”
“O da var ama sadece bundan ötürü değil. Etrafına dikkatlice biraz bak lütfen. Ben hep öyle yaparım, oradan oraya giden, koşturan insanlara ve telaşlarına dikkatlice bakarım. Ellerinde taşıdıkları valizlerden çok zihinlerinde ve gönüllerinde taşıdıkları yükleri fark etmeye çalışırım. Etraftakiler her seferinde farklı insanlar olsalar da, zihinlerde taşınan acılar, heyecanlar, ayrılıklar ve az da olsa mutlu kavuşmalar aşağı yukarı benzeşir… Biliyor musun, gördüğüm birçok insan trenin gelmesini