Her şeye rağmen kitaplar iyi ki var. Şöyle bir hava almak, sinemaya gitmek yahut bir oyun izlemek, bir sahil kentindeyseniz deniz havasını içinize çekmek... Hepsi tamam da, kitabını alıp bir köşeye çekilmenin tadı bir başka. Ya insanın bu imkânı olmasa? Enis Batur'un "Kitap Evi"ni hatırlayın: "Nasıl geçerdi günler, aylar, yıllar, kitapsız? İpin ucunu kaçırmaz, hastalanmaz, yanmaz mıydık?" Kitapsız kalmayınız.
İnsan olma haysiyetini bu çağda yitiriyoruz. Güvenli alanlara sığınıyoruz hepimiz. Görmek istemiyoruz "öteki"leri yahut daha da ileri gidiyoruz. Istrati, "Başkalarının ıstırabı karşısında insan yüreği, bu kadar duygusuz kalırsa her şey boşunadır." diyor. Herkesin insan gibi yaşadığı bir çağ düşlüyoruz.
Memlekette üç şeye hasretiz: Sevgi, saygı, adalet. Nasıl, ne vakit yitirdik hatırlayamıyoruz. "Cebelavi Sokağı'nın Çocukları"ndan okuyoruz sonra: "...sevginin, adaletin ve saygının aranızda hüküm sürmesine izin verin, böylece hiçbir suç işlenmez." O vakitleri de göreceğiz elbet sevgili okur. Bir kitaptan bir alıntı olarak kalmayacak güzel günler.
Beklemek zor. Hele her şeyin zamanı var klişesi iyice zora sokuyor her şeyi. Sanki o zaman hiç gelmeyecekmiş gibi... Sinem Sal'ın Bizim Zamanımız kitabında Mihrap'ın mektubu hatırlatıyor bazı şeyleri: "Herkesin zamanı farklı diyorlar. Herkesin zamanı kendine." Artık hiç beklemeyeceğimiz günlere, var olun.
Herkes birbirine kin güdüyor âdeta, memlekette de dünyada da vaziyet bu. Niçin? Russel, "Bugünkü hâliyle uygar insanoğlu nefrete dostluktan daha fazla eğilimlidir. Nefrete eğilimlidir, çünkü yaşamından daha hoşnut değildir, çünkü yaşamının anlamını yitirdiğini, dünya nimetlerinin tadını başkalarının çıkardığını kendisinin birçoğundan yararlanamadığını hissetmektedir." der. Bir asırdır değişen bir şey yok demek. Siz sevgiyle var olun.