4/5
Setterhan ile Zehra'nın hikayesi, Nar Ağacı... Yazar kendi hayatından, gezilerinden, ailesinden esinlenerek otobiyografik bir gezi romanı yazmış. Eksik kalan noktaları ise kurguyla tamamlamış. Kitap karakterimizin küçükken kaybettiği dedesinin izini sürmesi ile başlıyor. Zamanla bulduğu, kendisinde olan fotoğrafların içine girerek geçmişe gidiyor. O fotoğraf karelerini yaşarken buluyor kendini.
Çok çok beğenenlerin aksine benim kesin kanıdan kaçındığım sevdim ya da sevmedim diyebileceğim bir kitap olmadı. Yaklaşık 50 kişilik bir grup okuması ile bir hafta da bitirdik. Ve eğer grup okuması olmasaydı kesinlikle kitabı yarım bırakırdım. Özellikle ilk 200 sayfa kadar kitaba bir türlü ısınamadım, resmen zorla okudum sayfaları, kitabın puntosunun küçük olmasının da payı bunda büyük tabii. Yazar, o kadar ağır betimlemeler yapmış ki her konuda sayfaları okurken sık sık bunlara gerek var mıydı ki, diye sordum kendime. Örneğin bir çay demleme veya halılar hakkında sayfalar boyunca yazmış. Ve övgüler sayesinde beklentim yüksek olarak başladığım için pek umduğumu bulamadım açıkçası, daha dinamik hareketli bir kitap bekliyordum ama daha ziyade düz bir çizgi varmış da hafif sapmalar ile bu çizgi üzerinde yürünüyor gibiydi. Kitabın yarısını geçtiğimde dahi elle tutulur pek bir olay bulamadım... Birde kapak yapısından, oradaki sözden -sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim- dolayı aşk romanı okuyacağımı düşünüyordum fakat o şekilde de değilmiş, aşktan çok gezi yazısı tarzındaydı. Aşk aralara serpiştirilmiş gibiydi. Ve yazar kendisi ile çelişmiş gibiydi, Setterhan'ın ilk aşkını öyle detaylı ve hayranlık uyandırıcı betimlemişti ki (aşk bir defa başa gelir gibi) ileriki zamanlarda 2 kadına duyduğu sevgiden de aşk olarak bahsedilmesini doğru bulmadım.
Sonu hakkında da, evet