Mehmet, vaat edilen zaman gelmiş de İskender'in ördüğü duvar yıkılıp Yecüc Mecüc taifesi yeryüzüne dağılacakmış gibi korkuya kapılmıştı. Nasıl da toymuş o zaman, ne kadar da safmış! Her duyduğuna, her okuduğuna inanacak kadar saf. Ama Kur'an'da yeri var, Tanrı kelamı bu. Kıyamette duvar yıkıldığında Yecüc ile Mecüc egemenlik kuracak yeryüzünde, kendi değil. Oysa şu an kimbilir kaç kişi Yecüc ile Mecüc'e benzetiyor onu, kimbilir kaç kişi gazabından korkuyor? Öyleyse devam etmeli savaşa, Roma'ya yürümeli. Anibal gibi. Anibal'ın ordusu gibi fillerle Roma'ya! Peki sonra, daha sonra, Roma da alındıktan sonra ne olacak? Neye yarayacak bunca çaba, bunca kan vegözyaşı? Her şey geçici olduktan, ölüm er ya da geç kapı çaladıktan sonra, İskender bile içememiş ab-ı hayatı; Ölmsüzlüğü kimse, hiç kimse tadamamış yeryüzünde. Ne bilginler, ne ermişler, ne hükümdarlar. Peygamberler bile! "Evet, peygamberler bile!" diye geçiriyor içinden Mehmet, sıkıntılı, yenik. Ve İskender'in sonu geliyor aklına. Dünyayı dolaşıp, başından nice serüvenler geçtikten, nice kentleri alıp tahtları yıktıktan, tüm meraklarını giderdikten sonra vardığı yerde, bir insanın varabileceği o en uç noktada karşısına çıkan Yalnız Ağacın söylediklerini duyduğu oluyor. Yaprakları rüzgârda hışırdıyan iki gövdeli ulu ağaç, "Dünyanın sonuna vardın işte," diyor, "bundan sonra gidebileceğin hiçbir yer yok! Dinlen artık, boşuna yoruldun!"