Aynı anda aynı yere bakmamaya karar vermiş gibiydi herkes. Ama ben bakıyordum. Sanki arabayı ilk ben fark ettiğim için topu benim almam gerekiyordu. İçimde ağır bir yük, anlamsız bir görev hissi vardı. Çocukların sesleri çıkmaya başladı birden. “Hadisene.” “Topu getir de dağılalım,” lakırtıları başladı. Niyetimi anlamış olacak ki, Cemil “Gitme, ya kaçırırlarsa seni!” diye çok küçüklüğümüzden kalma bir nasihati hatırlattı. İçimde uslanmaz bir merak, benliğimi ele geçirmişti sanki.
İlk adımı korkarak attım. Sonra bir adım daha. Her adımım da ardımdaki sesler azalıyordu. Belli ki endişeler artıyordu ne olacak, diye. Arabanın yanına vardığımda sessizleşti dünya. Önce bizimkilere baktım. Sonra cesaretimi göstermek ister gibi usulca başımı çevirip, hızla arabanın içine göz attım. Ama camı içerisini göstermeyecek kadar karaydı. Yine de bir an içeride bir şeyin kıpırdadığını sandım. Belki de camdaki kendi yansımamdı bu, belki değildi. Yine de o kısacık bakışım içimi ürperti. İçime işleyen bir soğukluk, ruhumu sarmalayan bir korku kapladı beni. Çok uzaklardan biri adımı fısıldadı o an, biri beni çağırdı. Ya da bana öyle geldi.
Hızla eğilip topa baktım. Arabanın altı bile soğuktu. Topu tuttum ama almak kolay olmadı. Sıkışıp kalmıştı. Zorla da olsa çekip çıkardım. Ayağa kalktım.
Tam o an ilk damla topun üzerine düştü. Sonra bir şimşek, göğü çatırdatarak yardı sanki. Her yer kısa bir an bembeyaz oldu. Sonra bulanıklaştı. Ardından gelen gök gürültüsü çocuk hafızalarımıza kazınacak kadar öfkeli bir gürültüyle sardı her yanı. Sağanak başladı birden. Rüzgar öfke kusuyordu. Örgüler uçuşmaya, anneler ve çocuklar çığlık çığlığa kaçışmaya başladı. Pencere önlerindeki plastik saksılar devrildi, çamaşır dolu ipler koptu. Asılmış kimliksiz boş cesetler yerde