Ömer saraç

Ömer saraç
@Omsarac
Edebiyat
Mutsuzdum hep, çocukluğumda, gençliğimde ve sonrasında. Ve sonra bana kitaplarla tanışma lüksü bahşetti hayat. Okudum sürekli. Ve daha mutsuzum şimdi. Al sana edebiyat...
Reklam
Cemil'in Talihi- Hadi Gülümse Bulutlar Gitsin kısmından
Oradan ayrılıp eve doğru yürürken adımlarımın sesi bile beni ele veriyordu; içimde koşuşturan bir şey vardı çünkü, adı heyecan mı, korku mu, umut mu bilmiyorum. Sokak her zamankinden daha uzun, daha ışıklı geldi gözüme; çok önceden bildiği bir sırrı fısıldamak için fırsat kolluyordu sanki. Eve yaklaşırken fark ettim ki, dudaklarıma yerleşen hafif bir gülümseme yanağıma kadar çıkmış, kendi kendime küçük bir çocuk gibi utandım. Gülümser’in kokusu hâlâ üzerimdeydi sanki; saçlarının omzuma değdiği o kısacık an, içime gece boyunca sızacak bir ışıltı bırakmıştı. Akşam yemeğinde annemin söylediklerini, babamın homurtularını duymadım bile; kafam başka bir sofradaydı, başka bir masada, başka bir gülümsemenin karşısında. Başka bir masalın eşiğinde… Gece yatağa girince uyku bana değil de ben uykuya misafir gibi oldum; yeni yerimi yadırgadım dönüp durdum. Bir ara kalkıp pencereye gittim, sokağa baktım, rüzgârın uçurduğu bir naylon poşet bile romantik göründü gözüme. “Yarın,” dedim kendi kendime, sanki tarihe not düşer gibi, “yarın her şey başka olacak.” O an bir tedirginlik çöktü içime; iyi bir şeylerin başlaması insanı hep mutlu etmezmiş meğer, biraz da ürkütürmüş. Ama olsun, korkunun dili bile güzeldi o gece. İnsan bazı günleri yaşamadan önce hisseder ya; tıpkı bir rüyanın kendini daha başlamadan ele vermesi gibi. Ben de yarını, daha o geceden bütün hücrelerimle yaşamaya başlamıştım. Sözleştiğimiz saatten çok önce gittim istasyona. Sanki geç kalacak gibi. Heyecandan iki kez gittim çay bahçesinin yanındaki, içerisindeki koku ömür boyu biriktirdiğiniz romantizmi saniyeler içinde çürütebilecek olan kulübeden bozma tuvalete. Tuvaleti bekleyen gözlükleri şişe dipli amcaya gülümsedim. Gülümsemeyi unutmuş yüzünde bir ışık mı gördüm? Hadi artık neredesin? Saat tam on birde geldi. Köy
Devamı
Babaannem çok çekmişti hayattan. Bir yıl köyde kalmıştık onun hastalığında. Bir gün gözlerinde yaşlarla görmüştüm onu. Yanına gidip sarıldığımda, yüzüme vuran kokusu üzmüştü beni. Yılların ağırlığı, çektiği çileler vardı kokusunda. “Ağlama babaanne,” demiştim. Bir şeyler söylemişti, ne dediğini tam hatırlamıyorum ama bir cümlesi zihnimin bir köşesine çakılı kaldı: “Bir kadının doya doya güleceği bir günü olmalı evlat.” O günün ona nasip olup olmadığını hiç bilemedim. Gülümser’in kapısını çaldığımda kapıyla kalbim aynı tonda vuruyordu. Kapı açılacak mı, açılmayacak mı? Burası bir son mu, başlangıç mı? O yüzden burada mı bitirmeliyim söyleyeceklerimi? Kapı açıldı. Yüzünde o, kendine özgü -bir parça da bana ait olduğunu sandığım-gamzeli gülümsemesi vardı. Öylece seyredebilirdim onu. Ergenliğin delidolu cesaretine tam kapılmak istemiyordum ama kalbime kapılmak, evet… o başka bir işti. Birden sarıldım ona. Sıcacıktı, titrekti. Öylece durdu. Ne itti, ne şaşırdı. Sonra o da sarıldı bana. Sanki o anda, o kapının önünde, biz ikimiz dünyadan kopup başka bir yere ışınlanmışız gibi… Bir anlığına her şey sustu. Ben sustum, ev sustu, sokak sustu. Sadece kalp atışlarımız vardı. Sonra gözlerime baktı. Gözlerimdeki cümleyi okudu. Aynı cevabı verdi bakışıyla. İyice heyecanlanmıştım. “Yarına hazırlan,” dedim aceleyle, nefes nefese. “Seninle sinemaya gidelim. Sonra da dolaşırız.” Gülümsedi. Utangaç bir baharın ilk günü gibi. Ve ben o anda şunu anladım: Bazı hikâyelerin finali değildir vurucu olan. Bazen başlangıç bile sayılmayacak bir sahne… İnsanın bütün hayatını değiştirir.
Cemil'in Talihi' nden
Meslek lisesindeki Türkçe öğretmenimizle, yazdıklarım hakkında konuşmak için bir gün okul çıkışı, okulun karşısındaki pastaneye gitmiştik. Hoca, çayını karıştırırken yazıya dair birkaç tespitte bulundu. Konuşmamızın sonlarına doğru, bazı öykülerimin finalinde gereğinden fazla açıklama yaptığımı söylemişti. Her şeyi okuyucunun önüne koymanın, öykünün ağırlığını hafifletebileceğini… Bakışlarımdan ne demek istediğini tam anlamadığımı fark etmiş olacak ki, bugün bile unutamadığım bir örnek vermişti: “Bir kadın ve bir adam düşün,” dedi. Düşündüm gerçekten. “Birbirlerini sevip sevmemeleri değil önemli olan… ama kaderin bir cilvesi, evlenmişler işte. Belki kadın adama âşık, belki adam da zamanla sevecek… bilmiyoruz. Öykünün içinde belli olan ya da olacak bir şey. Ama kadın yorulmuş; kendini hep yabancı gibi hissetmekten, hep eksik kalmaktan. Adamın affedemeyeceği bir hata yapmış. Daha yapar yapmaz pişman olmuş. Adam ise bir şekilde öğrenmiş. Gurur mu dersin, kırılmışlık mı… adına ne dersen de, sindirememiş içine. Kadın ise adamın öğrendiğini sezmiş. Affedilmeyeceğini de. O akşam sofrayı kurmuş. Adamın en sevdiği yemekleri yapmış. En sevdiği çiçekleri vazoya koyup masanın ortasına bırakmış. Güzel bir elbise giymiş, saçlarını adamın sevdiği gibi dalgalı yapmış. Adam eve giriyor… mutfağa yöneliyor… ve kadını, çiçekleri, sofrayı ve kadının gözlerindeki o ince, kırık pişmanlığı görüyor. Ve… son.” Bir süre susmuştu hoca. Sonra eklemişti: “Bazen en ağır final, söylenmeyendir. Gerisi okuyucuya aittir. İçlerindeki karanlıkla ya da ümitle tamamlamak onların meselesidir artık.” Bir süre çayından yükselen buharı izledi. Yüzünde kısa bir yorgunluk gezindi. Gölgelere bulaşmış bir hatırayı tekrar hatırlamanın yorgunluğu gibi. Anlamıştım. Ama verdiği örneği unutmamamdaki asıl pay
Age bir rüya bölümü
“Bazı düşler ölüp özgür kalır, bu da dünyanın acı gerçeklerinden biridir.” (Rüya Avcısı, Stephen KİNG) Bilirsiniz bazı anlar vardır, her şeyin yerli yerinde olduğu, hayatın size çok uzlaşmacı davrandığı anlar. İnsan o zamanlarda yaşadığını değil de bir hatırayı tekrar ettiğini sanır. Hatta “Ben bu anı daha önce yaşamıştım,” der. Zaman mutluluğunuzu sonsuz kılmak istercesine ağır ağır akar; gökyüzü fazla mavi, neşeniz fazla gerçektir. Dünya biraz daha yavaş dönse o an hiç bitmeyecek sanırsınız. Ya, gerçek sandığınız ve “Hadi okula geç kalacaksın,” diyen bir anne sesinin, ya bir çalar saatin uyandırdığı rüyadır bu, ya da hatırası rüya olan bir gerçektir. Bembeyaz bulutlar usulca süzülüyordu gökyüzünde. Akşam incecik bir tül gibi üzerimizi örtmeye başlayacaktı az sonra. Çocuk sesleriyle doluydu sokak. Vedalaşmaya hazırlanan güneş evlerin camlarında göz kırpıyor, annelerin çamaşır iplerinde sallandırdığı dertli ama içi boş babalardan, gamsız çocuklardan damlıyor, tek sıra olmuş, ip atlayan kızların kahkahalarında parlıyordu son kez. Erkek çocuklar bilyelerini savururken ya da iki taşla kurdukları kutsal kalelerin arasından geçirmeye çabaladıkları plastik topun peşinde koştururken, mutluluk gökyüzüne toz toprak halinde uçuşuyordu. Evlerin gölgesine oturmuş anneler ellerindeki çilelerden yumak yumak çile örerken, ara sıra başlarını kaldırıp göz ucuyla çocuklarını süzüyor, sonra örgülerine hiç bakmadan usul usul çene çalıyorlardı durmadan. Rüzgar zamanın saçını okşuyor gibi usulca esiyor, belki duymadığımız bir masalı ya da uzak diyarların hikayelerini taşıyordu. Sokağımızın emektarı yaşlı karabaş bir gölgede her zamanki uyuşukluğuyla pinekliyor, elektrik tellerine dizilmiş kuşlar konuşmadan, ötmeden, kıpırdamadan bekliyor, bizi izliyorlardı. Mutluluğun resmini çizmek