“Bazı düşler ölüp özgür kalır, bu da dünyanın acı gerçeklerinden biridir.”
(Rüya Avcısı, Stephen KİNG)
Bilirsiniz bazı anlar vardır, her şeyin yerli yerinde olduğu, hayatın size çok uzlaşmacı davrandığı anlar. İnsan o zamanlarda yaşadığını değil de bir hatırayı tekrar ettiğini sanır. Hatta “Ben bu anı daha önce yaşamıştım,” der. Zaman mutluluğunuzu sonsuz kılmak istercesine ağır ağır akar; gökyüzü fazla mavi, neşeniz fazla gerçektir. Dünya biraz daha yavaş dönse o an hiç bitmeyecek sanırsınız. Ya, gerçek sandığınız ve “Hadi okula geç kalacaksın,” diyen bir anne sesinin, ya bir çalar saatin uyandırdığı rüyadır bu, ya da hatırası rüya olan bir gerçektir.
Bembeyaz bulutlar usulca süzülüyordu gökyüzünde. Akşam incecik bir tül gibi üzerimizi örtmeye başlayacaktı az sonra. Çocuk sesleriyle doluydu sokak. Vedalaşmaya hazırlanan güneş evlerin camlarında göz kırpıyor, annelerin çamaşır iplerinde sallandırdığı dertli ama içi boş babalardan, gamsız çocuklardan damlıyor, tek sıra olmuş, ip atlayan kızların kahkahalarında parlıyordu son kez. Erkek çocuklar bilyelerini savururken ya da iki taşla kurdukları kutsal kalelerin arasından geçirmeye çabaladıkları plastik topun peşinde koştururken, mutluluk gökyüzüne toz toprak halinde uçuşuyordu. Evlerin gölgesine oturmuş anneler ellerindeki çilelerden yumak yumak çile örerken, ara sıra başlarını kaldırıp göz ucuyla çocuklarını süzüyor, sonra örgülerine hiç bakmadan usul usul çene çalıyorlardı durmadan. Rüzgar zamanın saçını okşuyor gibi usulca esiyor, belki duymadığımız bir masalı ya da uzak diyarların hikayelerini taşıyordu. Sokağımızın emektarı yaşlı karabaş bir gölgede her zamanki uyuşukluğuyla pinekliyor, elektrik tellerine dizilmiş kuşlar konuşmadan, ötmeden, kıpırdamadan bekliyor, bizi izliyorlardı.
Mutluluğun resmini çizmek