Kısacası, aşk hem yaratılışın hem de varoluşun nihai sebebidir. Hak, bu aşkı deneyimlemek ve çoğaltmak için varlığı yaratmış; insanı da bu aşkı bilerek, hissederek ve deneyimleyerek kendisine yaklaşması için var etmiştir. Varoluş, bu aşkın ebedi bir tezahürü ve yankısıdır.
Varoluşun en saf hali, yalnızca var olmaktır. Ancak var olmanın tek başına bir anlamı yoktur. Bu yüzden varoluş, aşk ve mutlulukla anlam kazanır. Aşk, varoluşun içindeki boşluğu dolduran ve ona derinlik katan yegane güçtür.
O halde mutluluğu seçmek; hayatımızla ilgili elimizden geleni yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuçlar konusunda ALLAH'a teslim olmak, dünya filmini gereğinden fazla ciddiye almamak, ânın tadını çıkarmak ve pozitif bir bakış açısını sürdürebilmektir.
Bilincimiz zaten kalpten başlayarak tüm bedenimizde doğal olarak tecelli eder. Ancak çoğu insanda akıl, dikkati sürekli kendi üzerine çekerek bu doğal tecelliyi perdelemeye başlar. İşte bu yüzden, dikkatimizi ne aklımıza ne de başka bir noktaya yöneltmeden, sadece gevşeyip anda kalarak varlığımızı hissettiğimizde, zaten kendiliğinden kalbe dönmüş ve ilahi kaynağa yaklaşmış oluruz.