Camus'nün bahsettiği o "dünyanın kayıtsızlığı" karşısında isyan bayrağı açmak yerine, o kayıtsızlıkla sessiz bir ateşkes imzalamış gibisindir. Sabah uyanırsın, çünkü saat çalmıştır; işe gidersin, çünkü takvim Salı'dır; yemek yersin, çünkü öğlen olmuştur. Bu bir tükenmişlikten ziyade, arabanın vitesini boşa alıp yokuş aşağı, motoru hiç çalıştırmadan süzülmek gibidir. Arkadaş ortamında herkesin kahkaha attığı o masada sen de gülersin, "her şey yolunda" maskesini kusursuz takarsın; ama o gülüş dudaklarından öteye, içine ulaşmaz. Sanki senaryosu önceden yazılmış bir oyunda, işini çok iyi yapan bir figüransındır; repliklerini okursun, kimse bir şeylerin eksik olduğunu anlamaz ama sen aslında o sahnede hiç "var olmadığını" bilirsin.
Sanki hayatın üzerine su katılmış, tadı tuzu kaçmış gibidir. Büyük acılar ya da büyük sevinçler yoktur; sadece bitmek bilmeyen, gri bir "idare etme" hali vardır. Ruhun bir çeşit nasır tutmuştur. "Mutsuzum" bile demezsin, sadece "Neyse, böyle gelmiş böyle gider" dersin. O hissizlik o kadar tanıdık bir misafire dönüşür ki, artık iyileşmeyi beklemek yerine, o hafif uyuşuklukla yaşamaya, tıpkı arka planda sürekli çalışan ama kimsenin fark etmediği gürültülü bir buzdolabı gibi var olmaya devam edersin.