Ey hayat, şaşılası hayat, sana övgüler düzsünler diye bile isteye çilekeşler yaratırsın; ey hayat, ey bilge ve acımasız hayat, zaferini ilan etsinler diye, en büyük insanları bile kederlerle kendine tutsak edersin! Eyüp’ün bin yıllardır yankılanan, eziyetler içindeyken Tanrı’yı kabul ettiği çığlığı işitmek istersin sürekli yeniden; Danyal’ın adamlarının bedenleri ocakta ateşler içinde yanarkenki coşku şarkılarını. Sana tutsak olup senin adını aşk içinde terennüm etsinler diye acı çekenlere dönüştürdüğün şairlerin dillerinde durmadan yeniden tutuşturursun o çınlayan kömürü! Beethoven’ı müzikle vurursun, sağır olup Tanrı’nın gürleyişini işitsin ve ölüme dokunup senin için Neşeye Övgü’yü bestelesin diye; Rembrandt’ı yoksulluğun karanlığına kovarsın ki, ışığı, senin esas ışığını arayıp dursun renklerde; Dante’yi vatanından sürersin, cehennemi ve cenneti rüyalarında görsün diye; kamçılarınla sonsuzluğuna kovaladın hepsini. Ve onu, herkesten çok kamçıladığını, onu da sana kul köle olmaya zorladın; bak gör, o da dudaklarında köpükler, kasılmalar içinde şükran ilahisini haykırmakta sana coşkuyla, “şüphenin araflarından geçmiş” kutsal şükran şarkısını. Acılar çektirdiğin insanlara karşı zaferi sen kazanırsın her zaman, geceyi gündüze çevirirsin, acıdan sevgi, cehennemden kutsal ilahiler çıkarırsın. Zira en çok acı çeken, herkesten daha arif olur ve seni bilen, seni kutsamak zorundadır: Ve bak, gör, bu insan, seni en derinden tanıyan bu insan, sana herkesten fazla tanıklık etti, seni herkesten çok sevdi!