Marten'in gözleri Tempi'yi takip etti. Sonra dönüp bana uzun ve meraklı bir bakış attı. "O öyküyü nereden duydun?" diye sordu.
"Küçüklüğümde babam anlatmıştı," dedim dürüstçe.
"Bir çocuk için tuhaf bir öykü."
"Tuhaf bir çocuktum," dedim. "Biraz büyüdüğüm zaman beni susturmak için öyküler uydurduğunu itiraf etti. Onu hep soru yağmuruna tutardım. Hem de saatlerce. Beni sadece bilmecelerin susturabildiğini söylerdi. Ama sorduğu bilmeceleri ceviz kırar gibi çözerdim. Onları da tüketmem uzun sürmedi."
Omuz silkip döşeğimi sermeye başladım. "O da bilmeceye benzeyen öyküler uydurmaya ve ne anlama geldiklerini anlayıp anlamadığımı sormaya başladı." Biraz özlemle gülümsedim. "Göbek deliğinde vida olan o oğlanı günlerce düşündüğümü, öyküsünden bir anlam çıkarmaya çalıştığımı hatırlıyorum."
Marten kaşlarını çattı. "Bu bir çocuğa göre zalimce bir hile."
Yorumu beni şaşırttı. "Ne demek istiyorsun?"
"Biraz sessizlik ve huzur bulmak için seni kandırmasından bahsediyorum. Olmadık bir iş yapmış."
Şaşkınlığım daha da arttı. "İyi de hasisliğinden yapmıyordu ki. Hoşuma gidiyordu. Bana düşünecek bir şey veriyordu."
"Ama anlamsızmış. İmkânsızmış."
"Anlamsız değil," diye karşı çıktım. "En fazla bir şeyi cevap veremediğimiz sorulardan öğreniriz. Bunlar bizi düşünmeye sevk eder. Bir insana tüm cevapları verirsen elde ettiği tek şey bazı hakikatler olur. Ama ona bir soru verirsen kendi cevaplarını arar."
Battaniyemi yere serdim ve eski püskü tenekeci pelerinimi üstüme örtmek için katladım. "Böylece cevapları bulduğu zaman o cevaplara kıymet verir. Soru ne kadar zor olursa cevabı o kadar çok ararız. Aradıkça daha çok şey öğreniriz. İmkânsız bir soru ise..."
Bir şeyin farkına vararak cümlemi yarıda kestim. Elodin de aynen bunu yapmıştı. Sınıfında yaptığı her şey: oyunları, ipuçları, üstü kapalı