"Dışarı gönder" dedi,
"isteğinin ateşini, dışarı çıksın da,
ne varsa içinde olduğu gibi yansıtsın;
sözlerinle, bildiklerimiz artacak sanma,
ama susuzluğunu söylemeye alış ki,
içecek versinler sana."
"Ey soyumun sevgili atası,
öyle yükseklere çıkıyorsun ki, insan aklının
bir üçgende iki geniş açı olmayacağını
bilmesi gibi, bütün zamanların
şimdiki zamana dönüştüğü noktaya bakıyorsun,
olabilecek şeyleri olmadan görüyorsun.
Vergilius ile birlikte,
ruhları sağaltan dağa tırmanırken,
ölüler diyarına inerken,
yazgının sillesine dayanıklı olsam da
beni ürküten sözler söylendi
gelecek yaşamım konusunda.
Bu nedenle, yazgının bana
neler hazırladığını öğrenirsem sevinirim:
çünkü, beklenen okun acısı daha az olur derim."
Gözlerimi kadınıma çevirdim sonra,
ikisi de şaşkına çevirmişti beni;
çünkü gözlerinde öyle bir gülümseme
ışıyordu ki, kutluluğun, Cennet'in doruğuna
ulaştığımı sandım kendi gözlerimle.
İnsanlar acele karara varmamalı,
buğdaylar daha olgunlaşmadan
olgunlaştı sanmamalı;
çünkü kış boyunca kupkuru,
dikenli sapın, daha sonra tepesinde
gül bittiğini gördüm ben:
denizde büyük bir hızla, dosdoğru
yol alan geminin, limana girince
battığını gördüm ben
Dünyaya göklerin damgasını vuran,
ışığı ile zamanı ölçmemizi sağlayan
doğanın en büyük görevlisi,
yukarıda belirtilen noktaya erişmişti,
her gün biraz daha erken doğduğu
sarmallarda yol alıyordu
onunla birlikte idim ben de; ne var ki,
yükseldiğimin bilincinde değildim, tıpkı düşünceyi
aklımıza gelmeden önce bilmeyişimiz gibi.