Sıtkı ne kadar haklı: "Bizim Türkiye'de herhangi bir meslek sahibi olacak çocuk ve genç, muhakkak o mesleği para kazanmak gayesiyle elde etmeye çalışır. Çünkü ailesi, içinde bulunduğu muhit, onu böyle düşünmeye icbar eder. Kafasına, kalbine ufacık bir insanî his sokulmaz..."
Yan sokaktan bir hamal çıktı. Sırtında bir endam aynası götürüyordu. Aynanın içinde karamsar, omuzları düşük ve umutsuz hayalimi gördüm. Onu taşımaktan hamal bile yorgunluk duyuyordu.
O zamanlardan beri görmüştüm ki asıl sevgilerimiz gönlümüzde yaşayan hülyalarımız ve asıl sevgililerimiz hayat çölünde ufuklarımızı her an süsleyen kendi ruhumuz ve kendi gözlerimizle yaratılmış seraplarımızdır. Hülasa ancak kendi gönlümüzde ve hayalimizde yaşattıklarımızdır ve bize nasip olan vuslatlarsa onların vücutlarına nispetle ancak gölgeleri gibi kalır. Her zaman hakikat içimizde kalan arzu, hayal ise elimize geçen vuslattır.
En mühim menfaatimizin bozulmasıyla yeise düşer, "Ne talihsizmişim!" diye söyleniriz. Lakin yarım saat geçmez, yanımızdakileri yaralayan ve öldüren bir kazadan biz sağ ve salim kurtuluruz. "Ne talihim varmış!" deriz. Talih nedir, talihsizlik nedir? Pek de bilemeyiz.
İhtiyarların böyle, mezarlara düşmeden önce düştükleri bir "araf" hayatı vardır. Ölüm, onlar daha hayat içindeyken böyle yalnızlık, sükût ve inziva ile başlar. Onlar da ölüler gibi artık hayat dışında kalmışlardır.