Artık kimse evinden ve parasından, bir gün sonra yaşayıp yaşamayacağından, özgür olup olmayacağından emin değildir; Montaigne 1588'de, yani yaşamının sonlarına doğru şunları yazar: "Otuz yıldır içinde yaşadığımız bu kargaşada her Fransız, kendini (gerek bireysel gerek genel olarak) kaderinin her saat değişebileceği olasılığı ile karşı karşıya görüyor." Artık yeryüzünde güvenlik diye bir şey kalmamıştır; bu temel duygu, Montaigne'in dünya görüşünü de zorunlu olarak etkileyecektir. Böyle bir durumla yapılması gereken, güvenliği, bu dünyanın içinde yaşayanlar ülkenin dışında aramaktır; bireyin yapması gereken, bu çılgınlar korosunda ötekilerle birlikte tepinmeyi reddetmek, kendi ülkesini ve dünyasını içinde yaşadığı zamanın ötesinde yaratmaktır.
O çağın hümanist insanlarının -ne yazık ki bugün bizim duygularımız çok andırır biçimde- neler hissetmiş olduklarını, La Boetie'nin yirmi yedi yaşındaki dostu Montaigne'e yazdığı şu satırlar göstermektedir: "Bizlerin özellikle böyle bir zamanda doğmamıza yol açan kader, nasıl bir kaderdir! Ülkem gözlerimin önünde yıkılıp gitmekte ve ben göç etmekten, yerimi yurdumu bırakıp kaderimin beni sürükleyeceği yere gitmekten başka çare düşünemiyorum. Tanrıların gazabı, okyanusun ötesindeki uçsuz bucaksız ülkelerin varlığına dikkatimi çekmekle, kaçmam konusunda beni çoktan uyarmıştı. Yüzyılımızın eşiğinde dalgaların arasından yeni bir dünyanın belirmesinin nedeni, tanrıların, Avrupa acımasız kılıç darbeleri altında ve utanç dolu bir biçimde yıkılıp giderken, insanlar daha iyi bir gökkubbe altında tarlalarının sürebilsinler diye Yeni Dünya'yı bir sığınak olarak düşünmeleriydi."