Geçmişime, geleceğime, hayatımın büyün zamanlarına bakıyorum ve zamanın bir erozyon olduğunu düşünüyorum. Zaman üstümüzden geçiyor, bizi ve her şeyi incecik rendeliyor, her şeyi toza dönüştürüyor.
Belki de tüm suçumuz hayatı gerektiği gibi sevmemektir. İnsan bunun üzerinde yeterince düşündü mü? Hayat, doksan kiloluk komşum Neşe’nin kalbi kadar kırılgandır belki. Bir sürü ukalalığı ve tuhaflığı vardır, hantaldır, gelip geçici güzellikleriyle de aldatıcıdır. Bizi, bir ayının yavrusunu severken yaptığı gibi dehşetli pençeleri altında ezerek sever. Belki bu onun yapabildiği tek şeydir, neden olmasın?
Zihin yitebilir bir gün ve insan denen camdan makine ufacık bir darbeyle paramparça olabilir. Yumuşacık ete bir bıçak saplanabilir, et cayır cayır yanabilir, kemiklerimiz unufak kırılabilir, kalbim dediğiniz kan pompası bir gün canı sıkılarak işini yapmaktan vazgeçebilir; ama ses kaybolmaz, değil mi? İnsan denen makine, sanıldığının aksine ne kadar da kusurlu, ne denli ölmeye yatkın, ne denli çaresiz geliyor size. Ama ses… Varlığın hayaleti, hep olacak ve kalacak olan…