Bir minderden diğerine, bir evden öbürüne gidişler. Toplanan bavullar, vedalaşılan arkadaşlar, geride kalan şehirler, tren kompartmanları, otobüs koltukları, koridor boşlukları, pencere kenarları, camdaki buğula yazılan isimler, süzülen yağmur damlaları, gece karanlığında parlayan uzun yol ışıkları, gidişler, gidişler, gidişler. Koparak, sancıyarak, her defasında bir parçayı daha geride bırakarak gidişler ve her varılan yeri yuva bellemek için ısrarlı direnişler.
Ve yine Montaigne, fakat bu sefer geç dönem eserlerinden biri olan “Çocukların Babalarıyla Benzerliği Üzerine” denemesi. Böbrek taşlarından -babasının korkunç acılar içinde öldüğü, en çok korktuğu hastalıktan- yakınarak başlar. Buradaki acı ve ölüm korkusu üzerine düşünceleri çok daha bireyseldir. İnsanın boyun eğemeyeceği ağır yazgı yoktur, diye yazmış, yeter ki hayatta kalsın!
Şimdi düşünüyorum da, bu sözler gerçek acı gelmeden önce söylenmiş olmalı.
Bütün öğleden sonra bu ifade kafamın içinde dönüp durdu. Benim çapamsa gittikçe hafifliyor. Sözler, gerektiğinde bizleri bulur. Pek farkında olmadan, belki laf olsun diye bir şey söylemiştim ve ancak şimdi babamın ölümünden sonra, o ifade anlamla doluyor. Ama bu bana kendimi daha hafif hissettirmiyor.