Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şey, anlatılan ebeveynlik modelinin iyi niyetli ama gerçek hayattan kopuk olmasıydı. Teorik olarak kulağa hoş gelen pek çok öneri, pratikte özellikle birden fazla çocuğu olan, çalışan ve günlük hayatın yükünü taşıyan aileler için uygulanabilir değil.
Kitap, ebeveynin her durumda sakin, anlayışlı ve esnek olmasını varsayıyor. Ancak gerçek hayatta ebeveynler de insan; yoruluyor, geriliyor ve bazen net olmak zorunda kalıyor. Çocuğun her olumsuz davranışını empatiyle karşılayıp pazarlığa açmak, sınır koymayı değil sınırı belirsizleştirmeyi beraberinde getiriyor.
Özellikle “çocuğun duygusunu onaylama” kısmı kitapta fazla idealize edilmiş. Duyguyu anlamak elbette önemli; ancak bu, gerçeği çarpıtacak şekilde yapıldığında sorunlu oluyor.
“Evet haklısın, çok ödev veriyorlar” gibi cümleler, çocuğu rahatlatmaktan çok sorumluluğu dışsallaştırmasına yol açabiliyor. Ben bunu birebir deneyimledim: Empati adı altında kurulan bu cümleler, çocuğun çözüm üretmesini değil, öğretmeni ya da sistemi suçlamasını besledi.
Kitabın en zayıf noktası şu varsayım:
Çocuk anlaşıldığında otomatik olarak sorumluluk alır.
Hayat böyle işlemiyor. Özellikle ergenlik döneminde çocuklar, anlaşıldıklarında çoğu zaman sorumluluğu değil, pazarlık payını büyütüyorlar.
Benim daha sağlıklı bulduğum yaklaşım şu:
Duygu görülür ama mutlaklaştırılmaz
Gerçeklik net şekilde ortaya konur
Sorumluluk tartışmaya açılmaz
“Zorlandığını anlıyorum ama bu senin sorumluluğun ve yapılacak” cümlesi; ne serttir ne de polyanacı. Hayata daha yakındır.
Özetle, Sınır Var Sinir Yok kitabı empatiyi merkeze alırken, gerçek hayatın kaçınılmaz sınırlarını yeterince hesaba katmıyor. Fanus içinde, çatışmasız bir dünya varsayımıyla yazılmış gibi duruyor. Oysa çocuklar eninde sonunda sınırlarla