Ömer Seyfettin’in eserlerinde milletin ruhuna hitap eden bir tavır görülür. O, kalemini savaşın devam ettiği dönemde mücadelenin önemini arttırmak ve ona yeni ufuklar kazandırmak amacıyla kullanmıştır.
Fethi Okyar bu nakil sırasında sultanın önce; “Bana bir silah veriniz dövüşerek öleyim” dediğini, ardından; “Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar ve Yunanlılar beraber olabildiler, aralarındaki derin itilafları halledebildiler ve müştereken üzerimize saldırdılar demek... Rum yani Yunan Kilisesi ile Bulgar Kilisesi arasındaki itilaf baki kalsa idi, bu iki millet arasındaki uçurumu hiçbir şahıs ve tertip doldurtamazdı. Zaten elden gitmiş olan Girit için Yunan’ı ötekilerin kucağına atmanın manası var mıydı? Sizler tecrübesiz ve genç idiniz. Fakat makamı sadareti layık gördüğünüz Said ve Kâmil Paşalar senelerdir takip edilen irade-i maslahat siyasetinin zaruret olduğunu bilmiyorlar mıydı? Onların vebali sizinkilerden büyük... Bu kadar gaflet bu kadar kısa zamana nasıl sığdı?...”sözleriyle şaşkınlığını dışa vurduğunu belirtmiştir.
Onunla denizin kıyısına, kayalıkların üstüne oturur, hiç konuşmazdık. Ama hiçbir şey konuşmadan öyle, denizin üstündeki martılara, karabataklara bakardık. Bir de deniz bazı günler parça parça ışıklanırdı. Parça parça renklenirdi. Bir parçası aydınlık içinde, bir parçası kapkara, karanlık bir gece, karanlık bir kuyu suyu gibi dalgalanırdı. Bir yanı som ışığa keserdi. Bir yanda mosmor, üstü kızıltılı bir alan, bir yanda mavi, bir yanda turuncuya vurmuş, bir yanda yeşil yuvarlanmış gitmiş, bir yanda karmakarışık ışığa bulanmış, uçuyor. Deniz sert bir ışıkla, kılıçla kesilmiş gibi ikiye bölünürdü bir an, Çakır, bu anda kendini tutamaz: “Deniz denize benzedi,” diye coşardı. Gözlerinin içi güler, ışıklanırdı. Oturduğumuz kayalığın üstünden nasıl kalkar, ne zaman kalkar, biribirimize ayrılırken neler derdik hiç ansımıyorum. Belki hiçbir şey söylemezdik.