Siya

Stirner kendi ezilişimize ne şekilde katıldığımızı incelemek ve iktidarın yalnızca ekonomik veya siyasal sorunlarla ilgili olmayıp -aynı zamanda psikolojik ihtiyaçlardan da kaynaklandığını- göstermek ister. İktidar, kendisini devlet, insan özü ve ahlâk türünden sabit fikirler biçiminde bilinçlerimizin derinliklerine gömer. Stirner, örneğin devlet tahakkümünün, devletin bize hâ-kim olmasına kendi rızamızla izin vermemize dayandığını savunur: Devlet, efendilik ve kölelik (tabi olma) olmaksızın düşünülemez; çünkü Devlet bütün bağrına bastıklarının efendisi olma iradesi göstermelidir ve bu irade 'Devlet iradesi' olarak adlandırılır'... Kendi iradesine sahip olmak için başkalarındaki irade yokluğuna dayanması gereken, bu başkaları tarafından yapılmış bir şeydir, aynı bir efendinin hizmet-kâr tarafından yapılması gibi. Eğer itaatkârlık sona erseydi, bu tamamen efendiliğin de hepten sonu olurdu.S
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Sinema tarihinin en etkileyici filmlerinden biriyle karşı karşıyayız; kişisel tercihler değişse de bu film, özünde tarihsel bir serüven. İnsan merakı ve hayal gücünün sınırını çizmek neredeyse imkânsız. Bana kalırsa film, Binbir Gece Masalları tadında. Ama bu tadı gerçekten alabilmek için önce o masalları okumak gerekir. Çünkü The Fall tam da bu anlatı geleneğinin modern bir yankısıdır: hikâye içinde hikâye, bilinç içinde bilinç. Peki masallar neden bu kadar önemli? Çünkü bilincimizin kurduğu ya da kurabileceği her şeyin kökeninde masallar var. Adorno bunu “ilk aydınlanma” olarak tanımlar; ben ise “ilk korku” ve “ilk düşüş” olarak görmeyi tercih ediyorum. Filmdeki düşüş de sadece fiziksel değil; aynı zamanda hayalin gerçeklikle çarpıştığı o ilk kırılma anıdır. Kuyular, dağlar, devler, cadılar, kahramanlar ve güzeller… Bunların hepsi, insan bilincinin daha sonra üreteceği imgelerin ilk formlarıdır. The Fall bu imgeleri sadece anlatmaz, onları görselleştirerek bilincimizin içine geri bırakır. Bilincimiz hiçbir zaman sandığımız gibi sade ve acıdan arınmış olmadı. Doğayla baş başa kalan her atamız, bize bir korku miras bıraktı. Ve insanlığın ortak paydası tam da burada: korkular. Filmde anlatılan hikâye de aslında bir çocuğun zihninde bu korkuların nasıl şekillendiğini gösterir. Gelelim domatesin hikâyesine… Domates, bir yemeğe tat katmadan önce, masada görsel bir şölen olarak sunulan bir nesneydi. Yani işlevden önce estetik vardı. Tıpkı The Fall gibi: önce görüntüyle büyüler, sonra anlam yavaşça sızar. Film de tam olarak böyle çalışıyor: Her bölüm, bir hikâye; her hikâye, başka bir bilincin katmanı. Ve her katman, düşüşün başka bir biçimi.
Elbette marxsizimin yanılgılarında biri de onu devleti ekonomiktir demesi, devletin siyasal bir organizmadır,
İdeolojik tahakkümün önemli bir mevkii ahlaktır. Stimer, ahlakın bir sabit fikir olduğunu, Hıristiyan idealizminden devralınmış, bireyi ezen bir kurgu olduğunu savunur. Ahlak sadece yeni bir hümanist kılıktaki Hıristiyanlığın artığıdır ve Stimer'in savunduğu gibi: "Ahlak inancı dini inanç kadar fanatiktir.” Stirner'in karşı çıktığı şey, ahlakın kendisi değil, fakat onun kutsal, ihlal edilemez bir yasa olmasıdır. Stirner, ahlaki ideallerin ardındaki güç istencini, zulüm ve tahakkümü açığa çıkarır: "Ahlaki etki, aşağılamanın meydana geldiği yerde başlar; evet, bu aşağılamanın kendisinden başka bir şey değildir, mizacın boyun eğmek için eğilip bükülmesidir. Bireysel iradenin -benliğin- kirletilmesine, kırılmasına dayanır. Ahlak bireyi sakatlar: birey egemen ahlak kurallarına uymalıdır, yoksa kendi "özüne" yabancılaşacaktır. Stirner'e göre, ahlaki zorlama, devletin gerçekleştirdiği zorlama kadar kötüdür, ancak daha sinsi ve kurnazdır -fiziksel zor kullanmayı gerektirmez. Ahlak muhafızı zaten bireyin bilincine yerleştirilmiştir. Ahlak, polis devletinin sürmekte olan varlığını meşrulaştırarak siyasal tahakküme temelden bağlanır. Stirner 'in ahlak eleştirisinin anarşizm açısından sonuçları vardır, çünkü gördüğümüz gibi, anarşizm insanı, onu ezen iktidardan ayıran bir ahlaki söyleme bel bağlar: insan öznelliği özünde ahlakidir, oysa siyasal iktidar temelde ahlakdışıdır. Ne var ki, Stimer, ahlak söyleminin bireyi yalnızca ezmekle kalmayıp aynı zamanda karşı koymaya niyetlendiği iktidarın ta kendisiyle içinden çıkılmaz şekilde ilişkili olduğunu da göstermiştir.
Sayfa 115·Kitabı okuyor

Siya

, bir kitabı okumaya başladı
Saul Newman
9.3/10 · 48 okunma