Bir şeye sahip olmamakla, onu kaybetmek hiçbir zaman aynı şey olmamıştı. Yaşanan her an, hayat suyunun içindeki bir damla gibiydi. O damlayı geri almak mümkün değildi. Damla bir kez oraya aktıktan sonra, suya yayılır, suyla bütünleşir ve suyu değiştirirdi. Buna umutlarımız da dahildi. Umut, bir kez doğduktan sonra, sanki yaşayan hücrelere dönüşüyor ve yok oluşu sizden bir şeyleri eksiltiyordu. Yaşanmış zamanların aritmetiği olamazdı. Onlar, artık yalın zaman dilimleri değildi.
Tozu dumana katan dört nala duyguların, iç dünyasına nasıl da bir savaş alanına çevirdiğini anımsadı. Bu savaşlara ne asker, ne kumandan dayandırmak mümkün değildi. Herhalde savaş ateşinin tek hayali, zafer meşalesinin alevine dönüşmek olsa gerektir. Zafer meşalesi ise ancak savaştan arta kalan yıkıntıları aydınlatır. Ne yazık ki savaşlardan sonra görüp görebileceğiniz yalnızca budur. Ve anlarsınız ki aslında önemli olan Savaşma gücünden çok acıya dayanma gücüdür. 
“Kaybetme korkunuz olmadan yaşamak, muhakkak hayatınızda önemli değişiklikler yapmanızı sağlayacaktır. Ancak ne yazık ki korkudan kurtulmanız kaybetmenize engel değil.”
“Büyü Dükkanı’ndan alacağınız şeyler artık sizin olur ve yaşam boyu sizinle kalır. Yardım, geçici olarak başkalarından aldığınız ve hiçbir zaman size ait olamayan bir şeydir. Ama bu ikilemden kurtulmanıza yardım edecek, şu anda sahip olmadığınız bir şeyi buradan isteyebilirsiniz.”
Kimseyi yolundan çeviremezsin. Saygı duyman gerekir. Müdahale edemezsin.
Bir kere bak, “Kurtarırdım” derkenki kibri fark ediyor musun? Yanlış anlama… Ben ondan daha iyi bir yerdeyim, ben onu oradan çekip çıkarırım, diyorsun. Müdahale ederim ve düzeltirim diyorsun. Yapamazsın. Senin gücün buna yetmez. Senin gücün bir tek kendi sınavına yeter. Kendi yolunda yürümeye yeter. Başkasının yolunda sadece izin verildiği kadar yürüyebilirsin. Hem nereden biliyorsun, müdahalenin doğru olduğunu? Olan olmuş. Sen olmuş olanı beğenmiyorsun, kendi yorumunla değiştirmek istiyorsun.