İnsanlığı bekleyen büyük yıkımı herkesten önce hissedip onları uyarmaya çalışan bir adamın çığlığıdır bu sözler. Her cins kafanın kaderidir aslında; herkesin baktığı şeyde, hiç kimsenin görmediklerini görmek.
Friedrich Nietzsche de 19. yüzyılda yaşamış cins kafalardan biriydi. Aydınlanma sonrasındaki modern dünyanın insanı sürüklediği uçurumu farkettiğinde, o uçuruma doludizgin koşan insanın zavallı haline bigane kalamadı, indirdi Zerdüşt'ü mağarasından ve o zamana kadar olanları ve bundan sonra olması gerekenleri bir bir söyletti ona. İnsanın, aşılması gereken bir varlık olduğunu ve herkesin içinde bunu gerçekleştirebilecek potansiyel bulunduğunu anlattı Nietzsche'nin Zerdüştü. Bütün bunlar herkesi ilgilendiren meselelerdi ama yine de ilk muhatapları arasında söylediklerini hakkıyla anlayacak seviyede kimse olmadığının da farkındaydı. Biliyordu kendisinin o kulaklara uygun ağız olmadığını. Bu yüzden herkes için ve aynı zamanda hiç kimse için söyledi Zerdüşt söylediklerini.
Zerdüşt, aslında, kendi adıyla anılan Zerdüştlük dininin kurucusu olan ve milattan önce İran'da yaşadığı varsayılan tarihî bir şahsiyettir.
Peki acaba Nietzsche bir başkasının değil de neden Zerdüşt'ün diliyle konuşmayı seçmiştir?
Bu konuyla ilgili şöyle söylüyor Nietzsche; ‘’Bu şerefi ben bir Fars'a vermeye mecbur oldum: Çünkü tarihi, en önce, bütün ve büyük olarak düşünen Farslar’dır.’
Dünyanın en eski tek tanrılı ve vahye dayanan dini olarak kayıtlara geçmiş olan Zerdüştlük doğruluk üzerine inşa edilmiştir.Yüce tanrı olarak kabul edilen, iyiliğin, aydınlığın temsilcisi olan Ahura Mazda ile kötülüğün, karanlığın, kaosun temsilcisi olan Ehrimen arasında geçen bir mücadele söz konusudur. Ahuramazda hayatın, Ehrimen ölümün tanrısıdır.