Sessiz, sakin geçen günler ve gecelerin arasında, insan iç sesi bile konuşamayacak kadar suskun hissediyor kendini bazen. Nedir bunun sebebi? Konuşacak kimsenin olmayışı mı yoksa anlatsan anlayacak kimsenin olmayışı mı?
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bu kitabı okurken sanki birinin hafifçe omzuma dokunup "hazır mısın?" dediğini hissettim. Ama cevap vermeden başladı her şey. Geçmişin koyu gölgesinden, çocukluğun sessiz çığlıklarına kadar bir yolculuk bu… Anlatıcı bir kadın ama aslında sadece bir kadın değil. Yarım kalmış her çocukluk, bastırılmış her duygu, üzeri örtülmüş her yara o kadınla birlikte yürüyordu. Ve ben… sanki o adımların izinde, kendi içime döndüm.
Bazı cümlelerde durdum uzun uzun. Çünkü çok tanıdıktı. Çünkü "ben de böyle hissetmiştim" dedim. Ama itiraf etmemiştim belki, ya da fark etmemiştim. Bu kitap hatırlattı.
En çok da dokunamamak duygusu sardı beni. Fiziksel bir temas değil bu… Bir geçmişe, birine ya da en çok da kendine temas edememek. Suskunlukla örtülmüş travmalar, içten içe büyüyen o sessiz yara.
Yazar, duyguyu öyle bir yerden anlatmış ki bağırmadan sarsıyor. Ve sonunda… insan ne kadar geçmişinden kaçarsa kaçsın, bir şekilde o geçmişin gelip gözlerinin içine baktığını fark ediyor.
Ben bu kitabı okuyup bitirmedim aslında, içimde bir yerlere astım.
Ve biliyorum, arada döneceğim… bakacağım, hissetmek için değil, kendimi unutmamak için.