Aynı evi paylaşan, hiç konuşmadan, kavga etmeden, birbirine dokunmadan seneler geçiren insanların geçimi de geçimsizlik değil mi? Çiçeği ha bir günde koparıp atmışsın kökünden, ha yavaş yavaş solmasına izin vermişsin.
Kavim bittiğinde üzerimde garip bir ağırlık bırakan kitaplardan biri oldu. Daha ilk sayfalardan itibaren o karanlık ve tedirgin atmosferi hissediyorsunuz zaten ama olaylar ilerledikçe iş sadece bir cinayet hikâyesi olmaktan çıkıyor. İnsanlığın en karanlık tarafları, geçmişten bugüne taşınan korkular, inançlar ve vicdan meseleleri de hikâyenin içine yavaş yavaş işleniyor. En sevdiğim şeylerden biri de buydu sanırım; okurken sadece “katil kim?” diye düşünmüyorsunuz, aynı zamanda insanların neye dönüşebileceğini de sorguluyorsunuz.
Kitap boyunca sürekli bir huzursuzluk hissi vardı. Özellikle bazı sahnelerde o kasvet o kadar iyi geçmiş ki sanki İstanbul’un gri ve boğucu havasını sayfaların arasından hissediyorsunuz. Ahmet Ümit’in anlatımını zaten akıcı buluyorum ama bu kitapta tempo hiç düşmedi benim için. Bir bölüm bitince “bir tane daha okuyayım” derken kendimi gece yarısı hâlâ kitap okurken buldum.
Karakterler de sadece olay örgüsünü taşımak için yazılmış gibi değildi; herkesin içinde ayrı bir kırılmışlık, korku ya da karanlık taraf vardı. Bu yüzden kitap bana klasik bir polisiye gibi gelmedi. Polisiye kısmı çok güçlü ama alt metninde psikolojik ve toplumsal tarafı daha baskın hissettim.
Final kısmı ise gerçekten rahatsız edici derecede etkileyiciydi. Kitabı kapattıktan sonra bile bir süre düşündürdü beni. Bazı kitaplar okunup geçiliyor, bazılarıysa atmosferini üstünüzde bırakıyor; benim için “Kavim” kesinlikle ikinci gruptaydı.