Hiç ölmeyecek gibi yaşarız hepimiz. Sanki şu anda yaşadığımız an sonsuzmuşçasına… Yapmak istediklerimizi, hayallerimizi erteler dururuz. Bugünde değil de dün ve yarında yaşarız sürekli. Anı yaşamayı sistem gereği beceremediğimizden veya yaşamaktan korktuğumuzdan.
En büyük özgürlüğümüz keyfimize göre yaşayabilmek aslında. Mesela alarmsız uyanabileceğimiz sabahlarda. O anda canımız her ne istiyorsa onu yapabilmekte. Her an son nefesimizi verebileceğimizin farkında olarak ‘’anı yaşamak’’ en yüce hakkımız ve en güzel özgürlüğümüz.
Bu kitap ve film varlık felsefesini anımsatıyor bizlere. Neden burada olduğumuzu, ne için nefes aldığımızı, amaç ve zevklerimizi, insan olabilmenin gereklerinden bahsediyor. ‘Hepimizin sınırlı sayıda ilkbahar, yaz ve sonbahar yaşayacağımızdan, anı yaşayıp, hayatlarımızı olağanüstü kılmamız’ amaçlanıyor. Hayatın iliğini emmeye adanmış özgür düşünceli bireyler olarak her anımızı muhteşem yaşamalıyız. Bu fikrin en temel dayanağı ve kanıtı her insanın ölümlü olması. Kaptan, Welton Akademisi’nin eski yüzlerini inceleterek şu anda onların birer solucan yemi olduğunu ve geriye sadece anıların kaldığını gösteriyor. Ana fikrin gerçekleştirilmesinde tutarlılık ve çelişkiden daha çok buna kendini kaptıranların mutsuz olduğunu, toplumun baskı ve beklentileri yüzünden intihar ile sonuçlanabileceğini gösteriyor. Bu değişmez düzenin bizi tutsak ettiği gerçeği ortada. Bir yandan gelenek, onur, disiplin ve mükemmellik ilkelerine adanmış çocukların, ‘’Ormana gittim, çünkü derin yaşamak ve hayatı iliğine kadar özümsemek istiyordum. Yaşama dair olmayan her şeyi bozguna uğratmak için. Ve ölüm vaktimin geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu keşfetmemek için.’’ diye haykırabileceğinin mutluluğunu yaşatıyor.