Boğuluyorum boynuna sarılırken,
Sarılıyorum bitmeyen dudaklarına.
Yanaklarına dokunup,
Sardıkça —
Bir alev…
Bir kor…
Anlayamazsın zifiri rüzgârda
Yalanın gölgesinde savrulan saçlarımı.
Günahlarımın içinde,
Gökyüzü ağlar durur.
Bilmem…
Duyar mısın o dingin sessizliği?
Bu gece
Bacaklarını sarmışken —
Tanrıya tüm kapıları kapattım,
Sevişen yaramaz parmaklarınla
Kuşlar anlamsızca ötüşüyor.
Gözlerin dolu ama
İçimde kıyamet suskun.
Hele bi çağır, hele at bir taş;
Kırılsın, sızlasın kemiklerim.
Yerin altından
Dirilip de
Koştum sana.
Acı bir günün seher vaktinde,
Pencereme konmuş, fistan giymiş bir güvercin —
Kanatları yüreğimi sarmış,
Sessizce izler beni, acımasız...
Gölgesi sevda kuşuna düşer,
Gülüşü yaban çiçeklerine değen.
Ha uçtu, uçacak sarp mekânlara —
Tıpkı senin gibi.
Güzelliğin başımı döndürür,
Hasretin yakar dünyamı.
Halsizim, yatağımda,
Soğuk yalnızlık yorganım olmuş.
Kalksam bile, tir tir titreyen bacaklarım tutmaz.
Öyle uzaktan, yalnız uzaktan bakarım;
Bedenim, acımasız haline mahkûm.
Sormak isterim, odamın en karanlık köşesinde:
Hiç insafın yok mu, beyaz güvercin?
Üzülmeyi mi bilmezsin,
Yoksa kalbin, taştan mı örülmüş ezelden beri?
Bir çift laf etmez misin?
Uzaktan yârim ne haldedir?
Kan kusup da bakarsın yarama,
De söyle, güvercin...
Hiç mi vicdanın sızlamadı?
Hiç mi yara tutmadın bu yalnızlık saltanatında?
Özümm