Pergen Han

Pergen Han

, bir kitap okudu
Puan vermedi·248 syf.·
2023 3. kitabı
Bilal Civelek
8.9/10 · 174 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?

Pergen Han

, bir kitap okudu
Puan vermedi·160 syf.·
2023 2. kitabı
Vladimir Tumanov
8.6/10 · 6,1bin okunma
Mustafa Kemal ise kendisine karşı gösterilen olumsuz tavrın sürdüğünü düşünerek istifasında diretti ve yerini Fevzi Paşaya bırakarak 10 Aralık günü cepheden ayrıldı. İstanbul’a doğru yola çıkan vapurun güvertesinde dolanırken olan biteni düşünüyordu. Cephede aylarca savaşmış, kritik anlarda sorumluluk alıp başarılı olmuş, bir kolordu yönetmiş ve gidişatı değiştirmişti. Bu sayede İstanbul kurtulmuş, Ruslara yardım yapılamamış ve kibirli İngilizler aşağılayıcı bir yenilgi almıştı. Acaba başkent bu durumun farkında mıydı? Nasıl karşılanacaktı? Bu düşüncelerle 12 Aralık günü İstanbul’a vardığında tahmininden çok başka bir vaziyetle karşılaştı. Rıhtım bomboştu. Zira Enver Paşa, “Başarı askerindir, şahısları sivriltmeye lüzum yok!” diye emrederek kahramanların isminin ön plana çıkarılmasına müsaade etmemişti. Öyle ki Mustafa Kemal’in Harp Mecmuasının kapağına konan resmi bir emirle kaldırtılmıştı. Cephede olan bitenleri öğrenen Tasvir-i Efkâr gazetesi, 29 Ekim 1915’de Mustafa Kemal’in fotoğrafını kapağına taşıdığı ve onu “Çanakkale Deniz Savaşlarında olağanüstü yararlılık gösteren, olağanüstü şeref ve şanlı muharebe yapan, Boğazları, halifelik makamı olan İstanbul’u kurtaran komutanlarımızdan güçlü, hamiyetli, saygın Albay Mustafa Kemal Beyefendi” olarak tanıttığı için bu kapağı engelleyemeyen sansür subayı üç günlüğüne hapsedilmişti. Gazetenin sahibi Yunus Nadi Bey milletvekili olması nedeniyle ceza almaktan kurtulmuş fakat gazete bir bahane bulunarak on gün yayından menedilmişti.
Sabah uyanır uyanmaz üstünü giyinip dışarı çıktığında Sofya’da havanın oldukça güzel olduğunu fark etti. Bu nedenle çalışmaya geçmeden önce şehrin elit bir mekânına geçip bir şeyler içmeye karar verdi. İçeceğini yudumlayıp düşüncelere daldığı esnada, yan masadan gelen gürültüyü duydu. Garson, masalardan birinde oturan kötü giyimli bir köylüyle tartışıyordu. Ayağında eski bir çift çarık, dizlerine kadar yün sargılar inen, sırtında kaytan işlemeli cepkenle garsona sitem eden köylü bir şeyler sipariş etmek istiyor fakat garson mekânın ona uygun olmadığını ve kalkıp gitmesi gerektiğini söylüyordu. Köylü ise beklenmedik şekilde mekândan kovulmayacağını çünkü Bulgaristan’ı barış zamanında kendisinin ürettiği buğdayın beslediğini, savaş zamanındaysa döktüğü kanın koruduğunu haykırdı. Garson, bu kararlı çıkış karşısında mekânına yakıştıramadığı köylü karşısında geri çekilmiş ve siparişini alıp hizmet etmeye mecbur kalmıştı. “İşte ideal köylü,” diye iç geçirmişti Mustafa Kemal. Türk köylüsü de günün birinde böyle olmalıydı. Hakkını böyle savunmalı ve memleketin efendisi olduğunun farkına varmalıydı.
Osmanlıdaki en temel fark, halkın eğitimsizliğiydi. Dini kaide adı altında hurafe teşkil eden görüşler nedeniyle dünya işleri bırakılmış, sınırlar uygarlık araçlarına kapatılmıştı. Devlet, kara bir bağnazlık tarafından sarılmış; ulema ise işler bozuldukça akla uygun çözüm yolları aramak yerine kadere razı gelmek ve dine yönelmek gibi çözümler üretir olmuştu. Halk, yaşadığı yokluk ve fakirliğin başarısızlık değil bir tür imtihan olduğuna inandırılmış ve buna karşı çıkmanın “dünyaya değer vermek” gibi oldukça günah bir eylem olduğuna ikna edilmişti.