Yeni bir yazarla tanıştığım vakit didiklemeden edemem acaba az da olsa benzer noktalarımız var mı? Her yazdığını da kendi kişiliğinden bir parçaymış gibi algılarım çoğu kez- oysa ki olmayabilir de- ama ben öyle kabul ederim. Hakan Sarıpolat’ın hayal odasına konuk olduğumda, ağaçları, kuşları, hayvanları, masalları, çocukları, sevgiyi, hayatın narinliğini, ızdırap dolu yüreklere su serpmeye hazır duranları gördüm. Sevdim. Yazarı özel kılan, kendi içimde bir araya getiremediğim cümlelere hayat vermesi oldu. İnsanlara unutulmuş bir çok duyguyu hatırlatan öyküleri seviyorum. Bu hikayeleri okumak değişen ve bozulan dünyada bana yalnız olmadığımı hissettiriyor.
“zincir” hikayesinde ; yazgısı kötü olan hikayelere iliştirilmiş bir yaşamdı Ali İmran’ın varlığı. Cebo’nun onun için söylediği şu sözler bu karakter hakkında düşündüklerimizle birebir örtüşmüyor mu? ; “çok kötü şeyler yaşamış garibim. Öyle hayat yaşayan bir insan cami hocası olacak değildi ya. Bu yüzden hiçbir zaman kızmadım ona. Hayatın sillesini yiyenlerdendi.” Bizler de kızmadık, kızamadık.
İçindeki karanlık yolda hiç ışık yanmayan ve yolunu kaybeden küçük çocuk, karanlığa alıştırıyor gözlerini.. Ali İmran, Behram’la karşılaşmamış hiç.. Atlıkarıncaya binmemiş, annesinin sıcaklığını yeniden hissetmemiş… kuytularda unutulmuş, örselenmiş, dayak yemiş, suskunlaşmış, sevilmemiş… İlk kez aşık olduğu vakit çözülmüş dilinin mührü, kendisine uzanan ellerin sıcaklığı ile görmüş ışığı ilk kez ve başka birine dönüşmüş…
Zincir oldukça güzel bulduğum bir öyküydü kısaca…
“satılık melek tüyü” bir büyüğünün kaybını yaşayanlar için duygusal bir öyküye dönüşebilir. Ben çocuğa yoğunlaştım daha çok okurken ve bir gülümseme oluşturdu yüzümde.
“demek sonunda ölmüştü anneannem”
Çocuğun hikayesi böyle başlıyordu. Çocuklar yani