Ne iyi ki dünya tam da iyi niyetli sürü hayvanının küçük mutluluğunu bulacağı şekilde içgüdüler üzerinden inşa edilmemiştir; herkesin "iyi insan", sürü hayvanı, naif, iyi niyetli, "ince ruhlu" - ya da, Bay Herbert Spencer'in istediği gibi, diğerkâm olmasını istemek, varoluşun büyük karakterini yok etmek demektir, insanlığı hadım etmek ve sefil bir Çinlilik seviyesine düşürmek demektir - Ve denediler bunu!... Tam da buna ahlak denildi... Zerdüşt bu anlamda bazen "son insanlar", bazen de "sonun başlangıcı" diyor iyilere; her şeyden önce "en zararlı insan türü" olarak duyumsuyor onları, hakikatin pahasına olduğu kadar, geleceğin pahasına da sürdürdükleri için varoluşlarını.
Şimdiye kadar yaşamış en korkunç insanım ben; en iyiliksever insan olmamı dışlamaz bu. Yok etme zevkini, yok etme gücüme uygun bir ölçüde tanıyorum. - Her ikisinde de hayır demeyi evet demekten ayırmayan Dionysosçu doğama itaat ediyorum. İlk ahlak karşıtıyım ben: böylelikle kusursuz bir yok ediciyim...
Dostlarım da kusur kalmasın diye, daha az önce yazdı, eski bir kadın arkadaşım, şimdi bana güldüğünü... Tam da üstümde tarifsiz bir sorumluluğun bulunduğu şu anda,bana yönelik hiçbir sözcüğün bana yeterince nazik, hiçbir bakışın yeterince saygılı olamadığı şuanda. Çünkü insanlığın yazgısını taşıyorum omuzlarımda.
Zerdüşt gibi bir iyilik sarfının, nasıl bir dinlenmeyi gerekli kıldığını kim anladı ilk önce?... teolojik açıdan söylersek açın kulaklarınızı, çünkü nadiren konuşurum teolog sıfatıyla; tanrının kendisiydi çalıştığı günlük işinin sonunda bilgi ağacımın altına uzanan,böyle dinleniyordu tanrı olmaktan... Her şeyi çok güzel yapmıştı... Şeytan tanrının aylaklığıdır sadece, her yedinci günde...