Kızacağınız bir kişi ya da bir şey olmadığı, belki de hiç olmayacağı için eliniz kolunuz bağlı, şehvet baygınlıkları geçirirsiniz, kendinizi rahatlıkla teslim edersiniz. Aldatmaca, yüz boyama ve el çabukluğundan oluşmuş bir dünya yarattığınızı bile bile; kime, neden öfkelendiğinizi bilmeden, tüm bu aldatmacalar ve keşmekeş arasında içiniz sızlar. Bilmedikleriniz arttıkça da iç sızınız çoğalır.
Tüm içtenliğim ve ciddiyetimle söyleyeyim, böcek olmayı bile istedim şiddetle. Ama ne yazık ki bunu bile başaramadım. Değerli okuyucularım, yemin ederim ki her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır. İnsanın günlük yaşamı içinde yalın bir anlama gücü, XIX. Yüzyıl aydınının anlayış gücünün yarısı, hatta dörtte biri bile yeterlidir. Hele bu insanlar yeryüzünün en duyarsız, en fırsatçı kentlerinden biri olan Petersburg’ta yaşamaktan paylarını almışlarsa, daha azı bile yeter. Eh, kentlerin de fırsatçı olanları ve olmayanları vardır.
Ben gerçekten kötü bir insan değilim. Ne aksi bir adamım, ne uysal; ne namuslu, ne alçak, ne de onurlu biriyim. Ne kahramanım, ne de bir korkak. Hiçbir şey olamadım. Şimdi ise köşeme çekildim. Bir yandan akıllı insanların bir baltaya sap olamayacaklarını ve yaşamda başarılı olanların sadece aptallar olduğunu düşünerek avutuyorum kendimi. XIX. Yüzyılın insanı öncelikle iradesiz olmalıdır, hatta buna zorunludur. Becerikli, iradeli bir insan oldukça dar kafalıdır.