Birisini görürsün, fakat aslında onu görmezsin, sırasını bekliyordur. Yahut onu fark edersin, ama tık eden, "çarpıcı" bir şey yoktur ve sen bir varlığın ya da kafanı karıştıran bir şeyin farkına bile varamadan, sana verilen altı hafta neredeyse geçmiştir ve adam gitmiş ya da gitmek üzeredir. Sen aslında, haftalardır hiç fark etmeden, burnunun dibinde olup biten ve istiyorum demen gerektiğinin tüm belirtilerini taşıyan bir şeyi kabullenmeye çabalıyorsundur. Nasıl anlayamadım? diye sorarsın. Ben arzuyu hemen tanırım... ve bu kez yine tümüyle kayıp gidiyordu.
Annemin inanmamı beklediği üzere topluluklar gerçekten bozuluyorsa, çöküşlerini seyretmek için burası fena bir yer sayılmaz. En azından burada, çöküşü birlikte izleyebileceğim arkadaşlarım var.
Jiang başını geri yatırıp güldü. Tiz, vahşi bir gülüştü. Ciğerleri körükmüşçesine güldü. İnsan değilmişçesine güldü. Kollarını açıp dönerek uçarı bir taşkınlıkla dans etti.
"Seni sevgili çocuk," dedi ona doğru dönerek. "Seni harika çocuk."
Rin kocaman sırıttı.
S*ktir et, diye düşünerek ona doğru atlayıp sarıldı.
Jiang onu kucaklayıp kaldırdı ve çiçek dürbünü gibi rengârenk mantarların ortasında defalarca döndürdü.