Zaten, başkalarıyla temas etmek zorunda olduğumu düşünmek bile
midemi bulandırıyor. Bir dostum alt tarafı beni akşam yemeğine davet
etmeyegörsün; tarifi güç bunalımlara giriyorum derhal. Ne türden
olursa olsun, toplumsal zorunlulukları yerine getirmeyi –cenazeye
gitmek, biriyle işyerindeki bir sorunu konuşmak, tanıdık ya da
tanımadık birini garda beklemek– düşününce, yalnızca düşününce aklım
allak bullak oluyor (hatta kimi zaman bir gün öncesinden başlıyor bu),
doğru dürüst uyuyamıyorum ve gerçek olay olup bittiğinde eften püften
bir şey olduğu, korkumun boş olduğu ortaya çıkıyor, ne var ki bu hikâye
aynen sürüp gidiyor ve ben bundan ders çıkarmayı bir türlü
öğrenemiyorum.
Soyut akla musallat olan bir yorgunluk var ki, en korkuncu o.
Fiziksel yorgunluk gibi insana ağırlık yapmaz, duyguların öğrettiklerinin
verdiği yorgunluk gibi kafa karıştırmaz. Sahip olduğumuz dünya
bilincinin üzerimize çöken ağırlığıdır o, kendi ruhumuzla soluk alamaz
oluşumuz.