Tolstoy bu kitabı dini olarak bir buhranın içerisindeyken yazmış ve ruh halini de romana temelden yansıtmıştır. Yani dirilişte kilisenin iki yüzlülüğünü din adamlarının dini kullanmalarını okuyoruz.
Sonrasindaysa prensin her daim olduğundan daha erdemli ve onurlu bir insan olmak için insan fıtratı tam tersini istese bile verdiği çabayı görüyoruz. Vicdanın sesi onun için en yüksek ses ve bu uğurda elinden geleni yapıyor.
Zenginlik içindeyken bundan vazgeçmeyi göze alıp topraklarını köylüler arasında paylaştırarak onların da daha rahat olması için çabalıyor. Toprağın bir insana ait olmasını doğru bulmuyor bu fikri okurken bende yerlerin de göklerin de hakiminin Allah olduğu ve insanlar olarak bu mülkün gerçek sahibini ne kadar da unutup gaflete daldığımız fikri belirginleşti.
Zaten eserlerini severek okuduğum Tolstoyun bu romanı da benim için en iyiler arasında yerini aldı.
Puanım 9/10
Biri aşktan nefret ediyordu, çünkü onun yüzünden çok çekmiş ve bütün benliğinin yerlerde süründüğünü görmüştü. Öbürü de ondan nefret ediyordu, çünkü onu tatmamış olmakla beraber, açıklaması güç, çamur, pislik kabul ediyor ve insanlığın sonsuz yücelikleri, erdemleri yanında ona önem vermiyordu.
Mümkün olup da bir bakteri insanın tırnağını inceleseydi bu cansız bir cisimdir derdi, biz de tıpkı öylece kürenin kabuğuna bakarak, bu dünya cansız bir cisimdir demişiz, bu yanlıştır