Bazen elime bir kitap alıyorum ve sayfaları çevirirken şunu düşünüyorum: Şu an aslında hiç tanımadığım birinin, belki yüz yıl önce ölmüş birinin zihninin en mahrem köşelerinde geziyorum. Onun korkularını, neşesini, dünyaya bakışını sanki kendi anımmış gibi içselleştiriyorum. Modern dünya bizi sürekli hızlı olmaya, her şeyi tüketmeye zorlarken, bir kitabın başında saatlerce vakit geçirmek aslında dünyaya karşı yapılmış en zarif başkaldırı değil mi? Son zamanlarda okuma eyleminin sadece bir bilgi edinme süreci değil, bir yavaşlama sanatı olduğuna inanmaya başladım. Bir cümleyi okuyup, dakikalarca tavana bakmak, o cümlenin ruhundaki yankısını dinlemek... İşte o anlarda insan, sadece bir okur olmaktan çıkıp o hikayenin bir parçası haline geliyor.
Peki, biz kitapları gerçekten bitiriyor muyuz, yoksa bazı kitaplar içimizde hiç bitmeyecek bir yolculuğu mu başlatıyor? Belki de raftaki o tozlu sayfa, henüz cevabını bulamadığımız bir sorunun sığınağıdır.
Bugünlerde sizi en çok hangi cümle yavaşlattı? Hangi yazarın zihninde misafir olmak size kendi evinizdeymişsiniz gibi hissettirdi?