David Gilmore

Fizikoteolojinin çözmesi gereken problemi küçültürsek, çözümü de kolay görünür. Yani tanrılık kavramını, bizim tarafımızdan düşünülebilen, çok sayıda olağanüstü özelliğin yanı sıra, olanaklı en büyük amaçlarla örtüşen bir doğanın oluşması için gerekli özelliklerin hepsine olmasa da bazılarına sahip olan akıllı bir-ya da birden fazla- varlığa indirgersek; ya da bir kuramdaki argümanın eksikliğini gelişigüzel eklerle tamamlamayı dert etmezsek ve fazla mükemmeliğin (ki bizim için fazla nedir?) varsayıldığı yerde, tüm olanaklı mükemmelliği öne sürme yetkisini kendimizde bulursak, işte o zaman fiziksel teleoloji, bir teoloji temellendirme konusunda önemli iddialarda bulunabilir. Ama bizi neyin harekete geçirdiğini göstermemiz ve eklediğimiz bu ekleri haklı çıkarmamız istenirse, o zaman bir deneyimin nesnesine, onun olanağı için empirik veriden başka hiçbir özellik eklenmemesini talep eden aklın teorik kullanımının ilkelerinde, bizi haklı çıkaracak herhangi bir şeyi boşu boşuna ararız. Daha yakından incelendiğinde, aklın çok farklı kullanımına (pratik kullanımına) dayanan yüce bir varlık idesinin içimizde a priori bulunduğunu ve bu idenin bizi, fiziksel bir teleolojinin doğadaki amaçların kökensel zeminine ilişkin kusurlu tasarımını, bir tanrılık kavramıyla tamamlamaya ittiğini görürüz; diğer taraftan bu idenin ve onunla birlikte bir teolojinin gerçekliğini kanıtlamak şöyle dursun, aklın fiziksel dünyanın bilgisine yönelik teorik kullanımı aracılığıyla meydana getirdiğimizi yanlış bir şekilde varsayamayız.
Sayfa 302 - Alfa Yayınları
Alıntı
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Ahlaki bir varlık olarak insan varlığının (ve dolayısıyla kainattaki her rasyonel varlığın) neden (quem in finem) var olduğu artık sorulamaz. Onun mevcudiyeti [Dasein), en yüksek amacı kendi içinde kapsar ve gücü yettiği ölçüde tüm doğayı bu amaca tâbi kılabilir, en azından bu amaca aykırı olarak kendini doğanın herhangi bir etkisine tâbi kılması gerekmez. Şimdi eğer dünyadaki şeyler, varoluşları bakımından bağımlı varlıklar olarak, amaçlara göre hareket eden en yüksek nedene ihtiyaç duyuyorlarsa, o zaman insan, yaratılışın son amacıdır; çünkü onsuz, birbirine tâbi olan amaçlar zinciri tam olarak temellendirilemezdi; ve yalnızca insanda, ama yalnızca ahlakın öznesi olarak amaçlara ilişkin koşulsuz yasa koyuculuk bulunabilir, ki bu, tüm doğanın teleolojik olarak tâbi olduğu bir nihai amaç olmaya yetkin kılan tek şeydir.
Sayfa 299 - Alfa Yayınları
Alıntı
Şimdi, dünyada, nedenselliği teleolojik olan, yani amaçlara yönelik olan ve aynı zamanda, amaçları belirlediği yasanın koşulsuz ve doğa koşullarından bağımsız, ama kendi içinde zorunlu olarak tasarlandığı tek bir varlık türü vardır. Bu varlık türü ancak bir numen olarak kabul edildiğinde, insandır; insan diğer niteliklerle beraber kendisinde duyularüstü bir yeti (özgürlük) ile hem nedensellik yasasını hem de bu yetinin kendisine en yüksek amaç olarak koyduğu özgürlüğün nesnesini [Objekte] (dünyadaki en yüksek iyiyi) gözlemleyebileceğimiz tek doğa varlığıdır.
Sayfa 295 - Alfa Yayınları
Alıntı
Bir hayvan türü olarak belirlenimize ilişkin doğal yapısının oldukça amaçlı olduğu, ancak insanlığın eğitimini çok zorlaştıran eğilimlerin disiplini söz konusu olduğunda, kültür için sözü edilen bu ikinci gereklilik konusunda da doğanın, bizzat kendisinin sağlayabileceğinden daha yüksek amaçlara doğru bizi alıcı kılacak bir gelişmeye yönelik amaçlı bir çabası kendini gösterir. Beğeninin idealleşme noktasına kadar inceltilmesinin, hatta bilimlerde kibiri besleyen lüksün, bu şekilde üretilen eğilimlerin tatmin edilemez çokluğunun üzerimize yağdırdığı kötülüğün ağır bastığını inkâr edilemez; bununla birlikte, doğanın, daha çok hayvanlığımıza ait olan ve yüksek belirlenimimizin eğitimine en çok karşı olan eğilimlerin (zevke doğru eğilimlerin) kabalığı ve baskınlığından giderek kurtulmaya ve insanlığın gelişimine yer açmaya çalışan doğanın amacı da göz ardı edilemez. Güzel sanatlar ve bilim, evrensel olarak iletilebilen bir hazla beraber zarafet ve incelik yoluyla insanları, ahlaki olarak olmasa bile, en azından daha uygar kılarak onları duyusal eğilimlerin zorbalığından kurtarır ve böylece onları yalnızca aklın hüküm süreceği bir egemenliğe hazırlar; zira kısmen doğa aracılığıyla kısmen de insanların hoşgörüsüz bencilliğiyle başımıza üşüşen kötülük, aynı zamanda ruhun güçlerini çağırır, onları kuvvetlendirir ve bu eğilimlere tâbi olmamaları için onları katılaştırır ve böylece içimizde saklı olan daha yüksek amaçlara yönelik bir yetkinlik hissetmemizi sağlar.
Sayfa 297 - Alfa Yayınları
Alıntı
Beceri, insan türünde, insanlar arasındaki eşitsizlik durumu dışında pek geliştirilemez; çünkü çoğunluk, hayatın gereklerini, kültür, bilim ve sanatın daha az gerekli unsurlarını geliştiren başkalarının rahatı ve boş zamanı için deyim yerindeyse mekanik biçimde yerine getirir ve bu ikinciler tarafından keyif almadıkları zorlu çalışma koşulları içinde baskı altında tutulurlar, yine de bu sınıfa, yüksek sınıfın kültüründen azar azar yayılır. Ama bu kültürün gelişmesiyle (ki bunun doruğuna, yani vazgeçilebilir olana eğilimin vazgeçilmez olanı yok etmeye başlamasına lüks denir), felaketler her iki tarafta da eşit derecede büyür, bir yanda dışarıdan dayatılan şiddet yüzünden, diğer yanda içeriden gelen memnuniyetsizlik nedeniyle; yine de bu muhteşem sefalet, insan türündeki doğal yatkınlıkların gelişmesiyle bağlantılıdır ve bizim olmasa bile doğanın amacına bu şekilde ulaşılır. Doğanın bu nihai maksada ulaşmasının tek biçimsel koşulu, insanların birbirleriyle ilişkilerinde, karşılıklı olarak çatışan özgürlüğün kötüye kullanılmasına bir bütün olarak yasal gücün karşı çıktığı, sivil toplum adı verilen anayasal kuruluştur; çünkü doğal yeteneklerin en büyük gelişimi ancak onun içinde gerçekleşir. Ancak, bunun için ayrıca, insanlar onu keşfedecek kadar zeki ve baskısına isteyerek tâbi olacak kadar bilge olsalar da kozmopolit bir bütün, yani birbirlerine zarar verme riski taşıyan tüm devletlerden oluşan bir sistem gereklidir. Onun yokluğu ve özellikle gücü elinde tutanların hırsının, iktidar ve mülkiyet tutkusunın, böyle bir tasarının olanağına bile engeller çıkarması savaşı (kısmen devletlerin parçalanıp küçük devletlere ayrıldığı kısmen de bir devletin küçükleri bünyesine katarak daha büyük bir bütün oluşturmaya çalıştığı türden savaşları) kaçınılmaz kılar; savaş, insanların
Sayfa 296 - Alfa Yayınları
Alıntı