Asayişi Yerleştirme Olağanüstü Teşkilatı Genel Direktörlüğü kararlarının bir gerekçeye dayanmaması özellikle istenir. Böylece kentlilerin uyuşukluğa düşmeleri önlenmiş olur. Çünkü gerçekler bilindikçe, yayıldıkça kentliler davranışlarını onlara uydurmaya başlarlar, bu ise, Teşkilat'ın varlığını zamanla sarsar. Neyin iyilik, neyin kötülük olduğunu, hangi hareketin ceza göreceğini, hangi hareketin görmeyeceğini, ne zaman nasıl bir emir geleceğini kimse bilmezse, Asayişi Yerleştirme Olağanüstü Teşkilatı Genel Direktörlüğü'ne inanç artar ve o güçlenir. Artık kentlilerin yapacağı tek iş, onu beklemek olur. Benim söyleyeceklerim bu kadar. Görevinizi yapın, ama yarınınıza güvenmeyin! Onun iyi ya da kötü olacağını bilmek sizin elinizde değildir. Gerçekte iyilik ve kötülük aynı şeydir. Çünkü ikisi de Asayişi Yerleştirme Olağanüstü Teşkilatı'ndan gelmedir. Teşkilat'ımız ise, şükür ki, akıldışı bir düzenle işlemektedir."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Çünkü beklemeyi bilmek kadar, o günün geldiğini anlamak da gerekliydi. Beklemek ve her an hazır olmak! Yoksa mutluluk, ürkmüş bir kuş gibi uçup giderdi.
O günlerde Aktör Bilal, Percy Bysshe Shelley'nin aşk üstüne bir denemesini okumuştu; İngiliz ozanı bu denemenin bir yerinde şöyle yazıyordu: "İnsanı yalnızca insanla değil, var olan her şeyle birleştiren bağ aşktır. Daha doğduğumuz, yaşamaya başladığımız an, içimizde, benzerine gitgide daha çok susuzluk duymaya başlayan bir şey vardır. Çocuk anasının memesini belki de bu kural gereğince emer. Bu eğilim, bizimle birlikte gelişir. Düşünümüzde, benliğimizin tümünü gösteren küçücük bir taslak vardır. Biz onu başlangıçta biraz bulanık olarak görürüz; kötü ve aşağılık bulduğumuz her şeyden sıyrılmış, insanla ilgili olan ve bizim kavrayabildiğimiz en güzel ve en yüce şeylerin ülküsel bir örneğidir bu; yalnızca dış varlığımızın değil, yapımızı kuran en küçük zerreler birliğinin de taslağıdır; yalnızca pürüzsüz ve parlak biçimleri yansıtan bir ayna, ruhumuzun içinde bir ruh, acıyla, kederle bir araya gelemeyecek öz cennetinin sınırlarını çizmiş bir ruhtur. Biz ona uygun ve ona benzeyen bütün coşkuları ve bütün susamışlığı, bu ruha bağlamak eğilimindeyizdir. Onun gerçek özünü bulup ortaya çıkarmak, kendimiz üstüne açık bir yargı elde etmek için gerekli bir anlayış yeteneğine varmak; gizlice besleyip geliştirmekten hoşlandığımız ince ve anlaşılması güç özelliklerimizi yakalayıp kavrayacak bir düşleme gücü; sanki tatlı bir sese eşlik etmek üzere gerilen iki güzel lyra'nın telleri gibi, sinirleri bizim sinirlerimizle birlikte titreyen bir beden ve bütün bunların istenen örneğe uygun bir ölçüde uyumlaşması, işte aşk bu görünmez ve ele geçirilemez amaca yönelir."
Aktör Bilal, gazetenin merdivenlerinden aşağı düşecekmi gibi sallana sallana indi. Sokağa çıkınca bir an durdu, gökyüzüne baktı. En umutsuz zamanlarında gökyüzüne bakardı hep; sanki umutsuzluğun, kederin, talihsizliğin gökyüzünde hiçbir yeri olmadığını düşünmekten gelen gücü arar gibi. Gerçekten de bir hafiflik duymuş gibi olurdu o zamanlar. Bu hafiflemenin arkasından bir yalnızlık, bir anlamsızlık duygusu bastırırdı: Evren içinde yalnız olunduğunu anlamak ve bu yalnızlığın anlamsızlığı. Ayakları yerden kesilir adamın, göklere doğru uçar gibi olur, başı döner o zaman, sallanır, yalpalar, yanından geçenlere çarpar... Duyguların gerçekliği neydi? Bu soruyu kendine sık sık sormuştu Aktör Bilal ve duygularından işkile düşmüştü. Uğraşındaki denemeleri de yardım ediyordu ona bu konuda... Gerçi, sahnede diyelim kıskanç bir kişiyi canlandırıyorsa, o canlandırma sırasında kıskançlık duymuyordu, fakat kıskançlığın yüzdeki, sesteki ve hareketlerdeki belirtilerini gösterebiliyordu ve en önemlisi, karşıdan bakan, bu belirtilerden hareket ederek bunların kaynağına gidebiliyordu. Elbette bir aldanma idi bu; ama bile bile katlanılan bu aldanma yanında, bilmeden inanılan bu türlü aldanmalar da vardı. Sonuçta, duygunun ya önemi azalıyor ya gereği kalmıyordu. Aktörlük uğraşının belki de en kötü yanı buydu, duyguların taklit edilebileceğini göstermesiydi. Oysa insanın ta yüreğinin derininde, kutsal bir kaynak suyu gibi döne döne doğan, kimsenin göremeyeceği ve anlayamayacağı bir aşk duygusunun taklit edilmesi olacak işlerden miydi? İşte kişi bu derin yürek acısıyla yalnızdı ve yalnız olduğu için de varlığının bütün anlamını yitiriyordu. Anlamsız kalan bir varlıksa eylemi gereksemiyordu... Böylece evrenin ortasında hareketsiz bir nokta gibi kalıyordu insan.