David Gilmore

İnsanların, içsel doğaları tarafından yürütülen tüm yapıp ettiklerini, insanlığın nihai amacına, yani ahlaki-iyiye çabalayan iyi niyetli kişiler, genel olarak güzele olan çıkarı da iyi bir ahlaki karakterin işareti olarak görmeyi yeğlerler. Ancak başkaları buna, haksız sayılmayacak bir gerekçeyle karşı çıkmıştır, bu kişilere göre deneyim göstermiştir ki, beğeni virtüözleri yalnızca daha sık değil, ama neredeyse genel bir alışkanlık gereği kibirli, dikbaşlı ve kendilerini yoz tutkulara kaptırmış insanlardır; bu nedenle belki de etik ilkelere bağlılık konusunda diğerlerinden daha az ayrıcalığa sahiptirler; bu bakımdan öyle görünüyor ki, güzele ilişkin duygu ahlaki duygudan yalnızca özgül (ve edimsel) olarak da ayrı değildir, aynı zamanda güzelle ilişkilendirilen çıkar, ahlaki çıkarla zorlukla bağlantıya sokulabilir ve bu birlik kesinlikle içsel bir benzeşim sayesinde olamaz.
Sayfa 151 - Alfa Yayınları
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Issız bir adada terk edilmiş bir insan ne kulübesini ne de kendisini süsler, etrafını güzelleştirmek için ne bir çiçek arar ne de eker; yalnızca toplumdaki bir kişinin aklına, salt bir insan olmanın dışında, incelikli bir insan (uygarlaşmanın başlangıcı) olmak gelir; çünkü hazzını başkalarıyla paylaşmaya eğilimli ve bu konuda becerikli olan ve bir nesneden tatmin olması için ondan duyduğu hoşlanmayı bir toplulukta başkalarıyla hissetmek isteyen birisini tam da bu şekilde değerlendiririz. Dahası, sanki insanlığın kendisi tarafından dikte edilen kadim bir sözleşme varmışçasına, evrensel iletime dikkat edilmesini herkes herkesten ister ve bunu talep eder; işte bu nedenle ilk başta yalnızca çekici şeyler, örneğin kendini süslemek için boya (Karayipler'deki "rokou" ve İrokes'lerdeki kızıl boya) ya da çiçekler, midye kabukları, rengarenk kuş tüyleri, ama daha sonra da kendi başlarına herhangi bir memnuniyet vermeyen güzel biçimler (kanolarda ya da elbiselerde), yani hoşlanmanın zevkini beraberinde getirenler toplumda önem kazanmış, büyük bir ilgiyle bağlantıya sokulmuştur ki, sonunda en yüksek noktasına ulaşan uygarlık bunu inceltilmiş eğilimin başlıca uğraşı haline getirir ve duyumsamaya ancak evrensel olarak iletilebilir olduğu ölçüde değer verir; bu noktada, bu nesnelerden alınan haz değersizken ve kendinde dikkate değer bir çıkar taşımazken, onun evrensel iletilebilirliği fikri sonsuz derecede değerlenir.
Sayfa 149 - Alfa Yayınları
Alıntı
Aydınlanmanın ilke olarak kolay kabul edilebilir ama uygulamada zor ve yavaş ilerleyen bir şey olduğu hemen görülür, çünkü insanın aklıyla edilgen olmayıp her zaman kendi kendine yasalar koyması, yalnızca özsel amacına uygun olmak isteyen ve kavrayışının ötesinde olanı bilmek istemeyen biri için aslında çok kolay bir şeydir; ama sınırların ötesine yönelik çaba güçlükle önlenebileceğinden ve bu bilme arzsunu büyük bir güvenle tatmin edebileceğine söz veren başkaları asla eksik olmayacağından, zihniyet olarak -özellikle de kamusal düşünme tarzında aydınlanmanın esasını oluşturan salt olumsuz şeyi (yani önyargı ve dayatmalardan kurtulmuş düşünmeyi) korumak veya yeniden tesis etmek son derece güçtür.
Sayfa 146 - Alfa Yayınları
Alıntı
Yine de bir tür mizantropi (aslında çok yanlış tanımlanmıştır) vardır ki bu, iyi niyetli birçok insanda yaşlandıkça ortaya çıkar ve filantropi bu insanlardan uzak olmasa da bu insanlar uzun süren üzücü deneyimlerin sonucunda insanlardan hoşlanmayı bırakmışlardır; bunun kanıtı olarak, münzeviliğe eğilimde, uzaktaki kırlık bir diyarla ilgili düşsel bir dilekte ya da (genç insanlarda) hayatlarının geri kalanını çekirdek aileleriyle kimsenin bilmediği bir adada geçirebilme mutluluğunun hayali içinde olabilirler, ki bunlar Robinsonvari metinler yazan romancıların ve şairlerin kullanmayı iyi bildiği şeylerdir. Düzmecelik, nankörlük, adaletsizlik, önemli ve büyük olduğunu düşündüğümüz ve insanların gerçekleştirmek için birbirine her türlü kötülüğü yapabildiği amaçlardaki çocuksuluk, bütün bunlar, insanların aslında ne olabileceğine ilişkin fikirle çelişir ve onları daha iyi görme dileğiyle öylesine çatışır ki, insanları sevemeyeceğine göre, onlardan nefret etmemek için tüm toplumsal sevinçlerden feragat etmek küçük bir fedakârlık olarak gelir. Kaderin insanlara dayattığı kötülük hakkında (ki buna sempati neden olur) değil de insanların kendilerine yaptıklarından (ki buna da temel ilkelere karşı antipati neden olur) duyulan bu hüzün, idelere dayandığı için yüce, birincisi ise en iyi ihtimalle yalnızca güzel olarak sayılabilir.
Sayfa 126 - Alfa Yayınları
Alıntı
Duygulanımlar özellikle tutkulardan ayırt edilir, ilki yalnızca duyguyla ilgilidir; tutkular ise arzulama yetisine aittir ve seçimin ilkeler aracılığıyla belirlenmesini güçleştiren ya da olanaksız kılan eğilimlerdir. Birincisi fırtınalı ve öngörülemez, ikincisi ısrarcı ve kasıtlıdır: bu bakımdan kızgınlık tıpkı öfke gibi bir duygulanımdır; ama nefret (intikam) bir tutkudur. İkincisine asla ve hiçbir oranda yüce denilemez; çünkü zihnin özgürlüğü duygulanımda dizginlense de tutkuda serbest bırakılır.
Sayfa 121 - Alfa Yayınları
Alıntı