Bizim için yasa olan bir ideye erişme yetimizin yetersizliğinin duygusu saygıdır. Her bir tezahürü bir bütünün görüsü içine toparlama idesi, bize aklın yasası aracılığıyla dayatılır ve bu yasa mutlak-bütün dışında belirlenmiş, herkes için geçerli ve değiştirilemez bir ölçü tanımaz. Diğer taraftan hayal gücü yetimiz, kendisinden talep edildiği gibi, tüm kuvvetiyle verili bir nesneyi bir bütün görü haline toparlamaya (ve böylece aklın idesini temsil etmeye) çalışsa da kendi sınırlarını ve yetersizliğini, ama aynı zamanda da aklın idesini bir yasa olarak ortaya çıkarmadaki çabasını gösterir. Dolayısıyla, doğadan alınan yüce duygusu, kendi belirlenimimize bir saygıdır ve bu saygıyı belirli bir örtme (kendi öznemizdeki insanlık idesine saygının nesneye bir saygıyla yer değiştirmesi) yoluyla doğadaki nesneye gösteririz, ki bu da bilme yetimizin rasyonel belirleniminin, duyusallığın en büyük yetisinden de üstün olduğunu kanıtlar.
Gerçek yücelik bu duruma yol açan doğa nesnesinde değil, yalnızca yargıda bulunan kişinin zihninde aranmalıdır. Yoksa kim karlı tepeleriyle vahşi bir düzensizlik içinde birbirinin üzerinde yükselen şekilsiz dağ kütlelerini ya da karanlık ve öfkeli denizi yüce olarak adlandırmak ister? Fakat zihin, bu tür şeyleri izlerken, biçimlerine bakmaksızın, kendisini hayal gücüne ve belirli bir amaçtan yoksun olsa da yine de onunla bağlantılı olarak zihni genişleten akla kendini bırakırsa, işte o zaman yargısında kendini aştığını hisseder ve sonuçta hayal gücü aklın ideleriyle büsbütün boy ölçüşemez olur.
Yüce ile güzel arasındaki en önemli ve içsel fark ise şudur: Burada uygun olduğu üzere, öncelikle yalnızca doğa nesnelerinde yüce olanı ele alırsak (sanatınki her zaman doğayla uzlaşmanın koşullarıyla sınırlandırılmıştır), (kendi başına) doğal güzellik, biçiminde bir amaç taşır ve bunun aracılığıyla sanki yargı gücümüz için önceden belirlenmiş gibi görünür, bu nedenle de kendi içinde bir hoşlanma nesnesi oluşturur; diğer taraftan, herhangi bir akletme olmadan, yalnızca algıda yakalananın içimizde yüce duygusunu uyandırdığı şey, yargı gücümüz bakımından biçim olarak amaca aykırı, temsil yetimiz için uygunsuz olmasının yanı sıra hayal yetisine de şiddet uyguluyor gibidir, ama yine de tam da bu nedenle yüce olarak yargılanır.
Güzel, yüce ile kendileri için hoşa gitmeleri bakımından örtüşür. Ayrıca her ikisi de duyu yargısını ya da mantıksal olarak belirlenmiş bir yargıyı değil, bir refleksiyon yargısını varsayar, bu nedenle hoşlanma, keyifli olandaki gibi duyulara ya da iyiden hoşlanmadaki gibi belirli kavramlara bağlı değildir, ama yine de belirsiz de olsa kavramlarla ilişkilidir ve hoşa gitme salt temsil ya da temsil yetisiyle bağlantılıdır; verili görüde temsil yetisi ya da hayal gücü, anlama yetisinin ya da aklın kavramlarının yetisiyle daha çok da bu ikincisinin teşvik edilmesi bağlamında ilişki halindedir. Sonuç olarak güzel ve yüce yargıları kendi içlerinde tekildir, ama aynı zamanda da nesnenin bilgisine değil, yalnızca haz duygusuna atıf yapsalar da her ikisi de her özne açısından evrensel olarak geçerli olma iddiası taşır.