Tanrıların tanrısı Zeus artık tahtında oturmaktan çok sıkılmıştır ve bir gün dünyaya insanların olduğu bölgelerden birine gitmek, vakit geçirip gözlem yapmak istemiştir. Elbette kudretli tanrısal formuyla değil, bir dilenci kılığına girerek dikkat çekmek istemiyordur. Zeus insanların içinde sessizce gezer, onların bu denli bir telaş içerisinde olup kendilerini bu kadar yıpratmalarına anlam verememiştir. Sonradan kısıtlı yaşam sürelerini düşünüp, bir de kendi limitlerini fark ettiğinde bu kadar telaşı anlamlı hale getirmeyi başarmıştı zihninde. Fakat bir anda korkmuştu, evet tanrıların tanrısı yüce Zeus. Onu bir avuç insanın yaşamı ürkütmüştü; çünkü daha önce hiç böyle hissetmediğini fark etmişti. Bu zavallı ölümlülerin bile sahip olduğu yaşama isteği, hayata tutunma biçimleri ve sonlarını bilerek yaptıkları eylemler daha önce Zeus bile buna sahip olamamışken, nasıl olur? Endişe içerisinde Zeus ilerlemeye devam ederken kenarda boş duran ve hiç bir şey yapmayan birini görür yüzünde "sonunda" gibi bir ifadeyle. Kıyafetleri, saçı ve tenine bakıldığında diğer insanlar gibi değildi. Dışarıda pek ilgisini çeken bir şey olmadığı anlaşılıyordu. Dilenci formunda ki Zeus ona doğru adımlarını yalpalayarak ve küçük küçük gerçekleştirmekteydi. Aklından bir ölümlü olmanın bu kadar sıkıcı ve yorucu olduğu tamamen çıkmıştı, kalp atışlarını bile duyamıyorken. Yanına geldiğinde bu ilginç adama sordu; Burada ne yapıyorsun böyle? İnsanlar bu kısa hayatının her anını değerlendirmenin telaşı içerisindeyken sen sadece oturmuş gökyüzünü izliyorsun. Kafasını öne doğru eğip, göz bebeklerinin o tarafa yönlenmesiyle onu incelemeye başlamıştı. Zeus'un yırtık paçaları ve isten kararmış tenine baktı, suratında kısık bir gülümsemeyle söze devam etti: Belli ki çok farklı değiliz, ikimizin de