"On altıncı yüzyılda, harikulade bir yetenekle doğan kadın ya keçileri kaçırır ya kendini vurur ya da ömrünü köyün dışında, ıssız bir kulübede, herkesin korktuğu ve alay ettiği yarı cadı yarı büyücü birisi olarak geçirirdi. On altıncı yüzyılda, maharetini şiirde kullanmaya kalkışan üstün yetenekli bir kızın başkalarınca yoluna koyulan taşlar ve kendi karşıt güdüleri arasında çektiği işkenceler yüzünden muhakkak akıl ve beden sağlığını yitireceğini bilebilmek için psikolojiden az biraz anlamak yeterlidir. "
Kitabı okumaya başladığımda, dili beni oldukça rahatsız etti. İlk başta çeviriden kaynaklı olduğunu düşündüm ama yabancı okuyucuların benzer yorumlarını görünce, aslında yazarın anlatım tarzının bu şekilde olduğunu fark ettim. Bu durum o kadar dikkatimi çekti ki, kitapla ilgili yazdığım ilk şey bu oldu.
İçerik açısından kitap yer yer içine çekerken, bazı bölümlerde oldukça kopuk hissettirdi. Karakterlerin birlikte olmaktan çok ayrı kalmaya çalıştıklarını hissettim çoğu zaman. Genel olarak her şey fazlasıyla silikti. Özellikle Marianne’in ailesiyle olan ilişkisinin neden bu denli karmaşık olduğuna dair daha derin bir anlatım olmasını çok isterdim, onu daha iyi anlayabilmemize de yardımcı olurdu hem.
Marianne’in yaşadığı karmaşık duyguların ve bunun sonucunda kendine uygun gördüğü/yaşattığı korkunç durumların temeline daha çok inilmesini beklerdim. Onu gerçekten anlamak isterdim. Connell’ın iç dünyasını bir noktaya kadar kavrayabildim ama keşke Marianne hakkında da aynı derinliğe ulaşabilseydim.
Son bölümleri okurken çok keyif aldım; fakat sonu beni hiç tatmin etmedi. Kocaman bir virgülle bitti son cümle sanki bir son gibi değildi yeni bir bölüme geçilmesi gereken son satır gibiydi daha çok. Bu seferde kitap tekrara düşebilirdi ama hakettiği sonun bu olduğunu düşünmüyorum.