Aslında kendimi hiçbir zaman yürekli saymamıştım, zaten değildim de. Yalnızca mantıklıydım. Mantıklı yanımın nerede ağır bastığını pek bilmemekle birlikte belki de biraz korkaktım, genelde kendimi mantıklı hissediyordum, tıpkı insanın kendini sağlıklı ya da hasta hissettiği gibi.
Gece, yasakların ve kısıtlamaların topluca başkaldırısıdır. İşbirlikçi bir sessizliktir, temastır, aynı zamanda da ihlallerdir. Eğer hırsızlıklar, cinayetler, kumar, kaçmalar, fahişelik geceyi seçiyorsa, bunun tek nedeni karanlığın gözetimi güçleştirmesi değil, gecenin özü itibarıyla bir anarşi zamanı oluşundandır.
Akşam yemeğine oturduğumda masada yalnızca iki kişilik servis vardı. Babam beni kendine doğru çekti, elini başıma koydu ve törensel bir sesle şöyle dedi: “Oğlum, annen seni terk etti.” Bu sözler beni şaşırttı, çünkü annemin daha çok onu terk ettiğini anladığımı sanmıştım. Ama kuşkusuz “Karım beni terk etti” gibi bayağı bir cümle onun ağzında biçimlenemezdi. Bundan alabildiğine incindim. Bu yemek boyunca süren suskunluk çok korkunç oldu. Babam, annemi mutlu etmeyi bilmediği bir yana, benimle diyalog kurmakta da aciz olduğunu gösteriyordu. İçerisinde yaşadığım ortamın duygudan yoksun olduğunu işte o akşam anladım. Yemeğin sonunda elmamı elime alıp odama döndüm.
Yalanın karanlığı ile saydamlığın kinizmi arasında, gerçeğin bilindiği ama ses çıkarılmadığı ya da bile bile görmezden gelindiği aydınlık-karanlık bir kesim vardır. Toplumda, nezaket kuralları bazı gerçekleri nobranca haykırmayı yasaklar.