Ayrık otu

Ayrık otu
@Proffesional
|Uludağ üniversitesi| 4/3
74 okur puanı
Şubat 2019 tarihinde katıldı
Ve kapitalist ruhlara
Ulusal borçlar, yani -ister despotik ister anayasal ya da cumhuriyetçi olsun- devletin yabancılaşması, kapitalist çağa damgasını vurdu. Güya ulusal denen zenginlikten modern halkların ortak mülkiyetine düşen tek pay, zenginliğin ulusal borçlarıydı.”
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kapitalist üretim sürecinin örgütlenmesi, bir kez tamamlandı mı, bütün direnişleri kırar. Durmaksızın bir nispi artı-nüfus yaratılması, işgücün arz ve talep yasasını, dolayısıyla ücretleri, sermayenin isteklerine tekabül eden sınırlarda tutar. Ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması, kapitalistin emekçiyi tahakküm altına almasını tamamlar. Ekonomik koşullar dışında, doğrudan zor, kuşkusuz hâlâ kullanılır ama ancak istisnai olarak kullanılır. İşlerin olağan gittiği sıralarda, emekçi ‘üretimin doğal yasalarına’ bırakılabilir. Yani, olağan hâllerde işçinin sermayeye olan bağımlılığına bel bağlamak mümkündür. İşçinin sermayeye olan bağımlılığı, üretimin kendi koşullarından doğan ve üretimin koşullarının sürekliliğiyle güvence altına alınan bir bağımlılıktır. Oysa, kapitalist üretimin tarihsel doğuşu sırasında durum başka türlüdür. Yükseliş hâlindeki burjuvazi, ücretleri ‘düzenlemek’, yani ücretleri artı-değer üretimine uygun sınırlar içine girmeye zorlamak, işgününü uzatmak, emekçiyi normal bir bağımlılık durumunda tutmak için devletin gücüne ihtiyaç duyar ve devlet gücünü kullanır. Bu, ilkel birikim denilen şeyin esas öğelerinden biridir.”
“‘Özgür’ emekçinin yaşam gereksinimleri karşılığında bütün aktif yaşamını, çalışma kapasitesinin (işgücünün – YZ) ta kendisini satmaya, bir tas çorba için doğuştan gelen haklarından vazgeçmeye razı olması, yani kapitalist üretimin gelişmesi yüzünden toplumsal koşullarca buna zorlanması yüzyıllar almıştır.”
Sayfa 258
Bu hep böyle böyle gider mi🎼🌿
Keşke‘nin sularında
İnsan başına geleceklerden habersiz yaşar. Güzeldir bu. Gelecekte nelerin olacağını bilmediğin bir yaşam sürmek, insanın bugününü yaşamasını kolaylaştırır. Bilmemek bir nimettir bu yüzden. Ama insanın bitip tükenmeyen bir merakı ve bilme isteği vardır. Kendini tehlikeye atmayı bile göze alabilir bunun için. Zorluklara göğüs gerebilir, yanlış anlamalara bel bağlayabilir ve işin sonunda üzülmeye, hatta kahrolmaya bile razı olabilir. İnsan tüm bunlara gerçekten katlanabilir mi, orası muamma. İnsanın çocukluktan çıkamadığı ve bir türlü büyüyemediği yer, burasıdır işte. Ateşin yaktığını henüz çocukken kibritle oynadığımızda öğreniriz, büyüyünce de sanki o bilgiyi unutmuşcasına hâlâ kibritle oynamaya devam ederiz. İnsanız; duvara toslamadan, yanmadan, mahvolmadan, heder olmadan hiçbir şey öğrenemeyiz. Hayatta öğrendiğimiz ne varsa hepsini; bizi acıtan, kanatan ve derin bir üzüntüye gark eden hadiselerden öğrendik. Kendimizi dipsiz bir kuyuya düşerken, tarifsiz bir can sıkıntısıyla boğuşurken, aldığımız bir kararın sonuçlarıyla kavga ederken, acımasızca eleştirirken ve yaşadığımız kırılma anlarıyla kıyasıya hesaplaşırken buluruz. Eğer insanın kendisiyle bir derdi varsa tüm bu ıstırapları yaşıyor demektir. Geriye dönüp baktığımızda pişmanlıkların, keşkelerin ve ertelenmiş mutlulukların hayatımızda çok yer kapladığını görürüz. İşte bu çok acıdır: İnsan geleceğini şekillendiremediği gibi geçmişinin baskısından da kurtulamıyor, sürekli baskı altında hissediyor kendisini. Bir köşeye kıstırılmış, kolları ve ayakları bağlanmış, hatta ağzı da bantlanmış gibi. Çok garip ama bu böyle. İnsanın yaşadığı hayatı fark etmesinin yegâne yolu budur belki de. Keşke çok güzel bir kelimedir, bu yüzden çok sık kullanılmamalıdır. Oysa hayatımız hep keşkelerle doludur. Şu an bile, bu cümleyi
Edebiyat