Sürekli bir şeyler yapmak ya da yapacak bir şeyler icat etmek zorunda olduğumuz fikri içimize işlemiş. İnsanın bir meşguliyetinin olması bir bakıma iyi bir şey, uğraştığımız şey çok aptalca olsa bile. Ne pahasına olursa olsun sıkılmak istemiyoruz ancak ben, sıkılmaktan hoşlandığımı fark ettim. Sıkıntının hakkı yeniyor.
“Ama havanın ve ormanlardaki ağaçların sahibi kim? Deredeki suyun, kuşların şarkısının sahibi kim? Bu ülkenin bir vatandaşı olarak canım istediğinde bir müddet ormanda yaşamaya hakkım yok mu?”
“İnsan ölünce birazcık rüya görüyor mu?”
“Maalesef... Rüya görmek yok. İnsan yok olup gidiyor.”
“Acıyor mu?”
“Hayır.Hiçbir şey hissetmiyorsun. Bütün hayvanlar ve bitkiler yaşlandıklarında ölür. Tehlikeli bir şey değil.”
“Dedem öldüğünde evden ayrıldın.”
“Doğru. Ben nasıl senin babansam, o da benim babamdı, ölmesi hoşuma gitmedi, üzüldüm.”
“Babalar ölmemeli.”
“Haklısın.”
“Anneler de ölmemeli.”
“Katılıyorum.”
Bu sağcı ve çevresindekiler, yasa koyucuların Allahı da olsalar, bu ülkenin yöneticileri de olsalar bana dokunamazlar.
Sağcı herif ve ahbapları ülkenin geri kalanını yönetsinler, birbirlerine arabalar, tekneler, evler arsalar satsınlar ve komşularla olan kavgalarını ıncık cıncık hukuksal ayrıntılar bulmakta yardımcı olsunlar; birbirlerinin geyik avlama kotasını doldursunlar, birbirlerinin köpekleridir ödüllere boğsunlar, birbirlerinin çocuklarını, yurtdışında okuyup fink attıktan sonra stajyer ya da müdür yardımcısı olarak işe alsınlar ama burada ormanda sözleri geçmez. Orman onlardan etkilenmiyor, onları başkalarından ayırıyor bile.